Pazar,9,Aralık,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » Geçmiş Yıllardan » Röportajlar » 2013 » MERHABA HAYAT

MERHABA HAYAT

Röportajın Adı: Merhaba Hayat

Fethiye Ömer Özyer Anadolu Öğretmen Lisesi

Öğrenciler : Gülsüm Sertoğlu – Sena Tamam,

Öğretmen: Faruk Duran

MERHABA HAYAT

Anne olmak demek, kadın olmaktan öte insanlar için, insanlık için en kutsal mertebedir; dünyaya gelmek ise kelimenin tam manasıyla bir mucize… Bir annenin çektiği bütün acı, türlü zorluklara göğüs gererek dokuz ay karnında taşıdığı bebeğinin ilk yaşam belirtisi olan çığlıkları duymasıyla sona erer. Anne olmak demek; kendinden alıp evladına vermek demektir.

Biz de bu yüzden; ilçemizin ilk jinekoloğu, Fethiye’nin ilk doktorlarından olan Mehmet Öztürk ile yaşadığı ilginç olayları öğrenmek, hayat tecrübelerinden faydalanmak, bilhassa hayatımızda ilk kez röportaj yapıyor olmanın verdiği heyecanı birlikte yaşamak için görüşmeye karar verdik. Ve kuşların şarkı söylediği arıların telaşlı bir arayış içinde çiçeklere koştuğu sıcacık bir ilkbahar sabahı, arkadaşım Sena ve öğretmenimiz Faruk Duran ile buluşup, Mehmet Bey’in Fethiye’nin en yaşanmaya değer yerlerinden olan Çalış Plajındaki, gökyüzünün her gün güneşin batışıyla başka başka tablolara büründüğü, renk renk çiçeklerle bezeli sarmaşıkların sarıp sarmaladığı, ılık bir bahar esintisiyle hareketlenen dalgaların sesinin kıyıda yankılandığı evine doğru yol aldık.

Kapı açılıp da içeri girdiğimiz anda tatlı mı tatlı, sevecen mi sevecen iki kişi ile karşılaştık. Tam elli dokuz yıldır evli olup aralarında bir kez bile kırgınlık yaşanmamış olan Mehmet Bey ve eşi Selma Hanım. Hiç vakit kaybetmeden sohbete başladık; çünkü sevinç ve memnuniyetle bakan o derin gözlerin bizlerle paylaşmak istediği çok şey var gibi görünüyordu. Nitekim öyle de oldu.

O dönemlerde ailesinin okumasına nasıl müsaade ettiği sorumuz ile birlikte Mehmet Bey derin bir iç çekti ve sanki bu soruyu bekliyormuşçasına heyecanla anlatmaya başladı.  Ben evin tek evladıydım. Başka kardeşim olmadı. Babam köy muhtarıydı aynı zamanda tütüncülük yapıyordu ve emrinde çalışan 40–50 amele vardı. Maddi durumumuz gayet iyiydi. Benim okumayı yazmayı ve hesap yapmayı öğrenecek kadar okuduktan sonra yanına gelip amelelerin yazı işlerine bakmamı istiyordu. Daha doğrusunu söylemek gerekirse tek oğlu olduğum için beni yanından ayırmak istemiyordu.

Bu ruh hali içindeyken ilkokula nasıl başladığını soruyoruz ve anlatmaya devam ediyor.

Köyde okul yoktu. Muğla merkezde Atatürk heykeli ve valiliğin hemen karşısındaki Atatürk İlkokulu’nda başladım. Her nedense okumayı çok seviyordum. Daha ufacıkken çok çok güzel yerlere gitmeyi arzu ediyordum. Belki de bu arzum sayesinde çok başarılı olmuştum. Hatta çok zamanlar bizim köye vasıta yoktu. Affedersiniz ben okula eşekle gider gelirdim. Eşi Selma Hanım araya girerek o zamanların vasıtası oydu diyor ve hep birlikte basıyoruz kahkahayı. Daha sonra Mehmet Bey anlatmaya devam ediyor. Bir nalbandın yeri vardı, eşeği oraya koyardım, nalbant eşeğimize bakıverirdi. Çocukluk işte diyerek gülümsüyor. Eşeğe bir şey olmasın diye nalbanda sıkı sıkı tembih ederdim.

Tesadüfen okulda Vali Bey’in oğlunun yanına denk geldim. Oğlunun adı Turhan idi. Sonraları Turhan ile çok samimi arkadaş olduk, bu beraberliğimiz son sınıfa kadar devam etti.

Vali Bey ile ilgili bir anısını anlatarak devam ediyor. Bir gün Vali Bey tanışmak için vali konağına yemeğe çağırmış beni. Kaşlarını çatıp, şaşkın bir ifade takınarak koskoca İbrahim Ethem Akıncı! Fethiye Akıncı İlköğretim Okulu’na da onun ismini verdiklerini söyledi ve devam etti. Şimdilerde belki gidilebilir ama ben köyde yetişmişim derhal kaçtım, kayboldum. Polisi vardı Fehmi Efendi beni gittiğim dükkânın içinde yakaladı. Çok derinlerden gelen ezgili bir kahkahanın eşliğinde; kâh ayağa kalkıp taklidini yaparak kâh uzaklara dalıp giderek anlatıyordu. Yaka paça aldı beni vali konağına götürdü. Yemek mi beni yedi ben mi yemeği yedim vali sofrasında anlayamadım. Oturuşunu dikleştirip, işaret parmağını kaldırarak: “Beni seviyorsan bundan sonra yemeklerini burada yiyeceksin” dedi. Utana utana: “ Olur Vali Amca.” dedim. Tabi daha sonraları kaçmaya başladım yine, Fehmi Efendi çoğu zamanlar beni bulamıyordu. Köyden getirdiğim nevalelerle idare ediyordum. Turhan gidip, hemen babasına şikâyet ediyordu. Ortaokulu Vali Amcanın babama karşı diretmeleriyle bitirdim. Liseye başlamam da yine onun sayesindedir. Turhan ile birlikte yatılı olarak İzmir Atatürk Lisesi’ne kaydoldum. Velhasıl liseyi de bitirdik. Artık babamın canına tak etmişti beni kesinlikle üniversiteye göndermeyecekti. Bunları söylerken yüzündeki çizgiler daha da belirginleşiyor ve yüzü üzgün bir hal alıyordu.

Okumaya nasıl devam edebildiğini soruyoruz ve amcam sayesinde diyerek anlatmayı sürdürüyor. Üniversiteye gitmem de bir tuhaf oldu. Bir gün babam amelelerle münakaşa ederken kahvehaneye gittim. Pek kahvehaneye gitmezdim o sıraları, gittiğimde radyo haberleri veriyordu. Gözlerini kocaman açarak, tesadüfe bakar mısınız, diyor. Tam o sırada İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nden tamim edilmiştir diye bir haber kulağında çınladı. Baktım günlerden pazartesi, müracaat çok fazla olduğundan çarşamba günü sınava tabii tutulacakmışız. Başını ellerinin arasına alarak; deli olacaktım, ben imtihana nasıl yetişeceğim, diye düşündüm. O zamanlar İstanbul’a gidebilmek aşağı yukarı üç dört gün sürüyordu. Koşarak amcama gittim. Amcam derhal olaya el koydu. Uçaktan yer ayırtıldı, İzmir Havaalanı’na kadar da köye çağırdıkları arabayla gittim. Başka türlü İstanbul’daki imtihana yetişmeme imkân yoktu. Tek başıma İstanbul’a gittim, sora sora Bağdat bulunur derler ya o hesap oldu benimki. Sınava girdim, sonuçlar açıklandı. Hem tıbbiyeyi, hem teknik üniversiteyi kazandım.

Neden başka bir meslek değil de doktorluk dedik ve telaşlı bir şekilde açıklamaya koyuldu.

Küçüklüğümde Muğla’da iki tane doktor vardı. Biri genel cerrah, biri dâhiliyeciydi. Bir ara annem çok ağır bir rahatsızlık geçirdi. Doktor sayısının yetersiz olmasından, hastanede çok fazla kuyruk olmasından dolayı kaç gün gittiysem de anneme baktıramadım. E bayağı bayağı ölecek artık kadıncağız! Derin bir iç çekerek… Benim gibi nice kişiler sıkıntı içindelerdi. Annemin hastalığı ve o sıralar Muğla’da doktor olmaması yüzünden tıbbiye okumaya karar verdim.

Üniversiteye başladığı halde babasının kızgınlığının devam edip etmediğini merak edip soruyoruz.

Tabi diyerek atılıyor,  hala okumamı istemiyordu. Para göndermeyi de bırakmıştı. Bu yüzden parasız ve yatılı olan askeri tıbbiyeyi seçmek zorunda kaldım. Ancak bir sene sonra babam artık tahammül edememiş ve İstanbul’a gelmiş. Beni oradan aldı, Atatürk Lisesi’nden yetişenlerin kurduğu yurda kaydımı yaptırdı. Askeriyeden ayrılmamdan itibaren sivil hayat başlamıştı. 1956 senesinde de tıbbiyeyi bitirdim.

Mutlu bir evlilik sürdürdüğü eşi Selma Hanım ile nasıl tanıştıklarını sormadan edemiyoruz.

Köyde Selma ve ailesiyle sürekli görüşüp konuşuyorduk. Babam da Selma ile evlenmemi çok arzu ediyordu. İkimiz de mezun olduktan sonra bizi evlendirdiler. Bir süre Muğla’da serbest hekimlik yaptıktan sonra sıra askerlik meselesine gelmişti. Birkaç askerlik anımı sizlerle paylaşayım diyerek anlatmaya koyuluyor. Narlıdere’deki tıp öğrencilerinin yedek subay okulunda dört ay kurs gördükten sonra kurada 3. Süvari Alayı Tabipli Ardahan’ı çektim. Ardahan Türkiye’nin diğer ucu… O sıralar yedi sekiz aylık olan oğlum Şükrü ve eşim ile birlikte Ardahan’a doğru trenle üç günlük bir yolculuğa çıktık. Trenin içine salıncak kurduk, ağladıkça orada sallıyorduk deyip gülümsüyor. Askerde rahat ve huzur içindeydik. Atlarla Ardahan’ın her tarafını dolaşırken bir gün yanlışlıkla Rus hududuna girmişiz. Sınırdaki subaylardan birisi bizi ihbar etti. Yakalananları doğruca Moskova’ya götürüyorlarmış. Şansımız varmış ki çok az girdiğimizden kurtulduk. Ardahan’dan sonra askerliğe Mardin’de devam ettim. Hanım ve çocuk Diyarbakır’da kaldı. Bir ara albay beni çağırdı. “Doktor, hemen Diyarbakır’a gitmen lazım, oğlun hastalanmış askeri hastaneye kaldırmışlar.” dedi. Nasıl moralim bozuldu anlatamam, alelacele Diyarbakır’a gittim. Diyarbakır Askeri Hastanesi’ne vardığımda iki hemşire kapıda beni bekliyorlardı. O iki hemşireyi hiç unutamam! Dediler ki: “Daha çok gençsiniz, çok üzülmeyin. Maalesef oğlunuzu kaybettik.” Yığıldım kaldım oracığa, evlat acısı hiçbir şeye benzemiyor. Arkadan bir astsubay koştu geldi: “Hemşire hanım neden öyle söylediniz? Çocukta hiçbir şey yok.” Gittim baktım hemen ateşi kırk iki dereceye çıkmış. Başında da altı yedi tane çocuk doktoru vardı. Bir ara komaya girmiş öldü sanmışlar. O iki hemşire orada sanki güzel bir müjde veriyorlarmış gibi Mardin’den gelecek doktora oğlunun öldüğünü haber vermek için bekliyorlardı. Hayatımın en üzücü günlerinden biriydi. Acısıyla tatlısıyla askerliğimi bitirdim diyerek noktalıyor.

Askerlikten sonra onu yeni bir hayat bekliyordu. Sonrasında ihtisas için Ankara’ya müracaat ettim diyerek devam etti. İmtihana girdim, başarılı oldum. İzmir Behçet Uzun Çocuk Hastanesi’ne tayinim çıktı ve ihtisasımı dört sene içerisinde orada bitirdim.

Yolunun ne zaman Fethiye’ye düştüğünü soruyoruz ve Fethiye hikâyesi tam da burada başlıyor diyerek anlatmaya devam ediyor. Tayin için çok yakın bir aile dostumuz olan Tarım Bakanı Turan Şahin’e gittim. Beni çok iyi karşıladı. Babamın Muğla Devlet Hastanesi’ne tayinim için gönderdiğini söyledim. Ben çocuklarım üzerine yemin ettim tayin işlerine karışmıyorum, dedi. Moralim alt üst oldu. Sonra direkt tayin şubesine giderek kendimi tanıttım ve tayinimi istediğimi söyledim. Beni Muğla’ya veremeyeceklerini söyleyip reddettiler. Birden bire bir mucize oldu. Hayatımda daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Koridorda yürürken karşıdan bana doğru gelen birisi:” Sen! Şükrü ağabeyin oğlu musun?” dedi. Beni yanına çağırdı. Hicran Gözüm’ü hiç unutamam. Durumu anlattım, anlayışla karşıladı. Bizim zamanımızda her hastaneye bir tane mütehassıs tayin edilebiliyordu. Dedi ki: “Gel! Seni Fethiye’ye tayin edelim. Ben Muğla’nın her yerine gittim, Fethiye şahane bir yerdir.” Ertesi gün sabah Fethiye Devlet Hastanesi’ne tayinim çıktı. Fethiye’ye geldiğimizde Hilmi Döğerli ve Ali Döğerli bize yardımcı oldu. Bir ev tuttuk, yerleştik. O dönemde Fethiye Devlet Hastanesi’nin durumuyla ilgili düşüncelerini merak edip soruyoruz. Ben geldiğimde iki tane doktor vardı: Dâhiliyeci Orhan Bey ve Genel Cerrah Erdoğan Bey. Düşünebiliyor musunuz? Yirmi beş yatakhaneli bir hastaneydi. Kaş, Köyceğiz, Ortaca, Dalaman yakındaki bütün ilçelerden hastalar buraya geliyordu. Benimle birlikte hastanede üç kişiydik, vazifeye başladık. Devamlı ameliyat, devamlı ameliyat… Narkozla uyutma işini hastabakıcı yapıyordu. Hastabakıcı eter veriyor, ameliyat sırasında çabalıyordu. Hastabakıcının uyuttuğu hastayla nasıl ameliyata girersin derken şaşkın bir ifadeyle ellerini iki yana açtı. O sıralar Orhan Bey başhekimdi. İstanbul’a gideceğini söylediğinde sakın beni başhekimliğe bırakmayın, dedim. Zaten Fethiye’nin ilk kadın doğum mütehassısı bendim. Bir iki ay içinde hasta sayısı büyük bir oranda artış gösterdiği için Erdoğan Bey’i başhekim olarak bırakmasını söyledim. Gittiğinin ikinci günü başhekimliğim geldi, bir de yöneticilik işi çıkmıştı. Başhekimliğiniz süresince devlet hastanesine ne gibi katkılarınız oldu diye soruyoruz. Hastanede iki kişi kalmıştık. Bilahare ihtisasını yeni bitirmiş olan Alparslan Dereli’ye telefon ettim, bir iki sene sonra o geldi. Hastanede üç kişi olduk.

İlk iş olarak Hicran Bey ile irtibata geçip narkoz teknisyeni göndermesini istedim. Gönderdi göndermesine ama iyi yetiştirilememiş. Çok sevdiğim bir insandı kendisi. Allah gani gani rahmet eylesin. Dedi ki: “Sen oradan yetenekli hemşirelerden iki tanesini al, İzmir’de ihtisas yaptığın hastaneye götür. Ben buradan başhekimine telefon edeceğim.” Dediğini yaptım, altı ayda fevkalade yetiştiler. Ameliyatlarımız rahat olmaya başladı. İkinci iş olarak hastanenin büyütülmesi gerekiyordu, artık dar geliyordu. Yine Hicran Bey’den yardım istedim. Doğumları yerde betonun üzerinde yaptırıyorduk. Çocuklar iptidai ülkelerde olduğu gibi hep yerlerdeydi. Açık arttırmaya çıkardık ve hastaneyi büyüttük. 120–125 yatağa çıktı, artık çok daha rahattık.

Hastanede yaşadığınız ilginç olaylar oldu mu, dememiz ile birlikte sanki gözlerinin önünde canlanıyormuşçasına gülümseyerek anlatmaya başlıyor…

Bir gün Kaş’ın bir köyünden on dört yaşlarında bir genç kız geldi. Isparta’ya gitmiş hamile demişler çocuğa, Burdur’a gitmiş hamile demişler çocuğa, Antalya’ya gitmiş hamile demişler çocuğa… Baksalar teşhisi o kadar basitti ki! Hani siz bile anlarsınız çocuğun hamile olmadığını. Annesi babası çocuklarını bu durumda da reddetmek için bahane arıyorlar. Öztürk, hastalara çok yardımcı oluyor, çocuğa bakar diye kızı hastanede bırakıp gitmişler. Çocuk hastanede kaldı, muayene ettim. Yüzde yüz ur! Kocaman bir ur! Zavallıcık; rahatsızlığından yürüyemiyor, rahat yaşayamıyor, rahat yiyip içemiyordu. O kadar acınacak durumdaydı ki… Bu çocuğun kurtulması için bir an evvel ameliyat olması lazımdı ancak on dört yaşında olduğu için annesinin babasının imzası gerekiyordu. Katiyen gelmediler. Kaymakam Cahit Gündüz liseden sınıf arkadaşımdı. O, şube reisi, jandarma komutanı imza verdi ve ben ameliyata girdim. Hakikaten 9 kilo 200 gramlık bir ur çıkardık. Duyduğumuzda kulaklarımıza inanamamıştık. Urun nerede yaşadığını merak edip sorduk. Yumurtalıktan teşekkül etmiş. O zamanlar ben Fethiyespor’un başkanlığını yaptım. 1968–1978 yılları arasında. O yüzden gazetecilerle çok haşır neşirdim. Gazeteciler İzmir’e, Ankara’ya, İstanbul’a haber göndermiş. Bir sürü gazeteci gelmez mi buraya! Uru da atmamıştık. Geldiler urun resmini çektiler, kızın resmini çektiler, benim de resmimi çektiler. Bütün Türkiye’deki gazetelere haber dağıldı. Aslında bu bizim için basit bir ameliyattı sadece teşhis koyup uru çıkarttık ama Türkiye çapında tanınır olduk. Her taraftan bana hastalar gelmeye başladı. İnanır mısınız; Hatay’dan, Bursa’dan hastalar gelmeye başladı. Bunu söylerken de şaşkınlık ifadesi belirdi yüzünde, sanki kendisi de hala inanamıyormuş gibiydi. Başımı kaldıracak halim kalmıyordu. Herkes geldi ama kızın annesi babası gelmedi. Doktor çocuğu aldı, birisine verdi; ur deyiverdi, diyorlarmış. Zavallı çocuk, o kadar da güzel bir çocuktu derken meslek hayatının en unutamadığı anısı olduğunu anlıyorduk. Gazetelere çıktıktan sonra bir sürü talipleri çıkmaya başladı. Kimseyi kabul edemiyordum, çok seçici davranıyordum. Ödemiş’ten istemeye geldiler. Cahit’i çağırdım. Cahit dedim, ben sorumluluk alamam. İyi insanlara benziyorlardı ama araştırmasını istedim. Daha bir sürü talibi geldi de ben hepsini reddettim. Ben bu kızı en güzel bir yerde evlendireceğim, dedim. Cahit geldi. Ödemiş’teki kaymakama bu aileyi sormuş, kaymakam da bütün mesuliyeti bana ait mutlaka verin, demiş. Belediye salonunda bir düğün hazırladık, Ödemişliler de geldi. Şahane bir düğünle kızımızı Ödemiş’e uğurladık. Bir sene sonra elimi öpmeye geldiler. Hayatımın en güzel günlerinden birisidir. Kızın annesine babasına hiç gitmediler. Artık eşi ve çocuğuyla çok mutluydu.

On yıl süreyle Fethiyespor’a başkanlık yaptığınızı söylemiştiniz. Bu konuyu açmamız üzerine o dönemde Fenerbahçe’nin Fethiye’ye gelmesiyle ilgili eğlenceli bir anısını anlatarak devam ediyor. 1988’de Fenerbahçe’yi getirdik. Ediz Hun’un vuruşuyla maç başladı. Maçtan önce ikiden fazla gol atmaması üzerine anlaşma yaptığımız Fenerbahçe sözüne sadık kaldı. Maç 2–2’lik bir skorla sona erdi.

Fethiyelilerin doktorumuzu en etkileyen özelliğini sorduğumuzda belediyeden gelen bir anonsla gecenin saat üçünde dördünde yüzlerce Fethiyelinin kan vermek için hastaneye koştuğu olduğunu söylüyor. Meslek hayatı boyunca hiç hasta kaybetmemesini biraz da Fethiyelilerin bu hassasiyetine borçlu olduğunu söylerken birkaç anısını da eklemeden geçemiyor. Bir gün çocuğunu aldırmak isteyen bir çift geldi. Beş tane kızları vardı ve erkek evlat istiyorlardı ancak hamilelik daha 1–1,5 aylık olduğu için bebeğin cinsiyeti bilinemezdi. Bebeği aldırmamaları için ikna etmeye çalıştım ve bu kez erkek olacağını söyledim. Gel zaman git zaman doğum gerçekleşti ve bir erkek evlatları oldu. Bu da ilginç ve güzel bir şekilde sonuçlanan bir anımdı. Unutamadığım benzer bir vaka daha oldu. Yine Fethiye’nin yakın köylerinden bu kez dokuz çocuklu bir aileydi ve hepsi kızdı. Onlar da erkek evlat istiyorlardı. Dördüzleri oldu ve bu kez dördü de erkekti. Baba kalp krizi geçirdi ve bir ay dâhiliyeye kaldırdık. Bu da unutamadığım anılarımdan biridir diyerek noktalıyor.

Bu kadar sene Fethiye’nin gözbebeği olarak burada yaşamıştı Mehmet Bey. Acaba Fethiye’de başka ilginç olaylarla karşılaşmış mıydı? Akşamları boş kaldığımda Hilmi Bey amcaların yanına çıkardık. Konu nerden açıldı hatırımda değil şu an. Atatürk buraya geldi bunu kimse bilmez dedi. Atamız… Onun ismini duydukça gözlerim yaşarır. 1937 yılında Atatürk çok hastaydı. Atatürk için Savarona Gemisi yapılmış. O hastalık haliyle bütün Akdeniz sahillerinden Adana’ya kadar varmışlar. Adana’dan sonra bu tarafa geçmişler. Fethiyeliler bu tarihi olayı öğrensinler istiyorum diyerek devam ediyor. Bir gün akşam vakti buraya bizim iskeleye demirlemiş. Ve şu saatlerde Fethiye’de olacak diye haber göndermişler. O zamanlar Fethiye’de doğru dürüst otel yoktu. Fethiye’deki en lüks ev Hilmi amcaların eviydi, Atatürk için iki odasını döşemişler. Velhasıl Atatürk gelmiş. Büyük bir kalabalık akşam vakti iskelede karşılamış. Daha gelir gelmez Dâhiliye Bakanı Şükrü Bey çıkmış. Karşılayanlara, Atamız bu akşam için özür diliyor hiç birinizi kabul edemeyecek kusura bakmayın, demiş. İskeleden Hilmi amcalara kadar halı döşemişler. Ertesi günü burada sizi kabul edebilir, demiş. Hilmi Amca anlatıyor: Fethiye’nin ileri gelen beş on kişisi ile ertesi günü gittik heyecandan tir tir titriyorum. Ata kabul etmiş onları. Ve şu söylediğini hiç unutamam. Demiş ki: “Bütün Akdeniz sahillerini dolaştım. Fethiye’yi çok güzel buldum. Burası kazalığa layık bir yer. Size söz veriyorum buranın vilayetliğini kısa zamanda ifa edeceğim. İsmini de Akdeniz koyacaksınız.” Bu söylediklerimin hepsi Hilmi Döğerli’nin ağzındandır. Rahmetli 1937’nin son aylarındaymış zaten maalesef 1938’de kaybettik. Hilmi Amca ne olurdu bir sene daha yaşasaydı diye çok üzülürdü. Biraz sustu uzaklara derin derin baktı Atamızı bir kez olsun görmeyi çok istediğini söyledi.

En içten duygularımızla Atamızı bir kez daha anarken bu güzel günün sonuna geliyoruz…

Yoruma kapalı.