Cuma,12,Ocak,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » 2014 Röportajlar » Çığlık – Röportaj
Çığlık – Röportaj

Çığlık – Röportaj

2014 Yılı 7. Fethiye Uluslararası Kültür Sanat Günleri RÖPORTAJ YARIŞMASI

RÖPORTAJIN ADI: ÇIĞLIK

OKUL: Fethiye Endüstri Meslek Lisesi

ÖĞRENCİLER: Dilek TÜRKMEN, Hilal FIRAT

ÖĞRETMEN: Lale UYSAL

ÇIĞLIK

Bir gecenin karanlığında komşunun çığlığıyla gözlerimizi açıyoruz. Çığlık… Kadın, çocuk, bebek feryatları birbirine karışmış. Annem, kızım, oğlum, yavrum, babam! Tüm bu sözcükler geliyor kulaklarımıza, yüreklerimiz dağlanıyor. Nasıl dağlanmasın? Komşumuzda bomba, komşumuzda silah, komşumuzda ölüm…

Tarih kitaplarında yıllardır okuyoruz. Savaşlar insanlık tarihi kadar eski bunu öğrendik, fakat kitaplarda bize öğretilmeyen bir şey varmış. Bu savaşlarda çocuklar, bebekler, analar da ölürmüş. Hem de ne uğruna olduğunu bile bilmedikleri bir savaşta evlerinin bahçesinde oynarken yukardan bir bomba düşebilirmiş. Belki annelerinin yanında en tatlı uykuda, belki yemekte bir bomba gelip temel hak olan yaşama hakkını ellerinden alabilirmiş.

Son aylarda televizyonlarda, gazetelere görüyoruz, okuyoruz. Komşumuz Suriye’de bir iç savaş var. Görüntülerde ellerinde makineli tüfeklerle ateş eden insanlar, tanklar, uçaklardan ve füzelerden atılmış roketler, harabeye dönmüş yapılar var. Muhabirler şiddetli çatışmalar yaşandı, diyor. Savaşan taraflarının adlarını söylüyor. Savaşın iki tarafı olur sanırdık. Ama burada bir tuhaflık var ne çok taraf var. Bunların ötesinde yerlerde ölen insanlar… Hani söylenir ya sözün bittiği yer.

Hiroşima’daki küçük kız çocuğu çok etkilemişti bizi. Evet, kullanılan silah farklı, mekân farklı, zaman farklı ama yarım kalan gülüşler aynı. Büyüyemeyen çocuklar aynı.

2011 yılında başlayan Suriye iç savaşında yirmi bin ile otuz bin arasında tam belli olmayan bir sayıda insan ölmüş. Bu iç savaş ifadesine de biz bir anlam veremiyoruz. Çünkü tarih dersinde ölen çocukları öğrenmedik belki ama Atamızın, vatan savunması söz konusu olmadıkça savaş bir cinayettir, fikrini öğrendik, benimsedik. Suriye’nin topraklarını tehdit eden bir düşman olmadığına göre nedir bu savaş?

Türkiye’nin en uzun sınır komşusu Suriye, dolayısıyla ülkemizin Suriye iç savaşında özel bir konumu var. Şırnak, Mardin, Şanlıurfa, Hatay, Kilis, Gaziantep sınırdaki illerimiz. Altı şehrimizin yanı başında savaş olması bizi birçok olumsuzluğun içine çekiyor. Bölgede uçağımızın düşürülmesi ve pilotlarımızın şehit olması, atılan bombaların sınır kasabalarımızı da etkilemesi dikkatlerimizi Suriye üzerinde yoğunlaştırdı. Türkiye de bu savaştan ne kadar etkilenir bizim insanımız da bu dramın içinde kendini bulur mu soruları bizi endişelendirdi. Sıcak savaşın yarattığı endişenin yanı sıra uzun vadede yaşanabilecek dikkat çekici bazı sorunlar var. Örneğin dünya genelinde faaliyet gösteren bir sivil toplum örgütünün de katkılarıyla dünyadan çocuk felci hastalığı neredeyse silinmiş durumdayken Suriye’de bu hastalığın görülme oranı son bir yılda artmış.

Bu sorular ve endişeler bizi rahatsız ederken çevremizden de Suriyelilerin Fethiye’ye de geldiğini ve burada çeşitli işlerde çalıştıklarını duyuyorduk. Biz de Suriye’de yaşananları birinci ağızdan duymak ve duyurmak için yani onlarla görüşebilmek için bir araştırma yapmaya başladık. Tanıdıklarımızın yardımıyla bir süre önce Türkiye gelmiş Suriyelilere ulaşabildik.

Görüşmeye gittiğimizde yirmi yirmi beş yaşlarında gösteren ancak sonradan çok daha küçük olduklarını öğrendiğimiz iki genç ve bize tercümanlık yapacak olan bir abi bizi karşıladı. Tercümana ihtiyacımız olacak çünkü onlar Arapça konuşuyorlar.

Fatma ve Halim. Fatma’nın gözleri konuşmamız boyunca yaşlı idi. Nasıl yaşarmasın ki, gördükleri hissettikleri bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyler. Neler duyabileceğimizi az çok tahmin ediyorduk; ama onlar anlattıkça, tercüman bize aktardıkça ürperdik, donduk, utandık.

Halim’in kolunda bir yara izi vardı. Çatışmada kurşun gelmiş. Şimdi elini rahat hareket ettiremiyor. Ona göre önemli bir şey değil.

Konuşmaya ve paylaşmaya öyle çok ihtiyaçları var ki biz sormadan onlar anlatıyor.

Fatma ve ailesi evlerini yok eden bombadan sonra Türkiye’ye gelme kararı almışlar. Anladığımız kadarıyla bu bir karar değil zorunluluk olmuş. Yıkılan evlerinden tek bir parça eşya alamamışlar. Amcasının evine atılan bombada amcasının beş yaşındaki çocuğu parçalanmış. Çocuğun başı bir yere gövdesi bir yere düşmüş. “Bu nasıl bir acıdır?” diye soruyoruz. Fatma’nın gözünden yaşlar boşalıyor. “Bir dayımı kestiler, biri orada kaldı.” Dayısı kaçamamış onun için endişeleniyor orada kalanlardan haber de alamıyorlar. Üvey annesi ve iki ablasıyla beraber Fethiye’ye gelmişler. Diğer kardeşleri ve akrabaları Hatay’da kalmış.

Karşılaştığımız andaki tahminimizin aksine Fatma henüz on altı yaşında. Bunu öğrenince çok şaşırdık. Eğitim durumunu sorduğumuzda “On yıl okula gittim, savaş olmasaydı okuyacaktım.” diyor. “Kaç kardeşsiniz?” diye sorduğumuzda altı kız bir erkek cevabını aldık. Bu soruya Halim’in de aynı şekilde cevap vermesi dikkatimizi çekti.  Kız ve erkek kardeşlerinin sayısını ayrı ayrı söylediler.

Halim’in ablasının beş çocuğu aynı anda ölmüş. Bombalamadan sonra köye gelen askerler on kişiyi bir mezara koyup üstlerini kapatıyorlarmış. Yani oraya kimin gömüldüğü bile belli değil. Onun da erkek kardeşi ölmüş. Yaşananlar içler acısı.

Halim’e “Sana göre bu savaşın gerçek sebebi nedir?” diye sorduk. Tek bir kelimeyle cevap verdi. Bizim de kullandığımız bir kelime “fitne”. Aleviler ve Sünniler eskiden beri ayrı yerleşim yerlerinde yaşıyorlarmış ama birbirlerini öldürecek düşmanlıkları yokmuş. Burada yanlış bulduğumuz bir nokta var. Halim genç bir insan. Ülkesinde kalıp mücadele etmesi, gerekirse canını ortaya koyup ülkesi için savaşması gerekmez miydi? Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Halimle aynı yaşlarda on binlerce genç hiç tereddüt etmeden canlarını feda ettiler. Kendi tarihimizle karşılaştırınca bir çelişki yaşadık. Halim’e “Neden orada kalıp düşmanlarınla savaşmadın?” sorusunu yönelttik. Onun cevabı yine çok net oldu. “Hangi düşmanla? Orada bir düşman yok ki herkes birbirine düşman olmuş. Biz muhalif olarak biliniyoruz, fakat muhalifler de Eset’e karşı birlikte hareket etmiyorlar. Daha doğrusu ne için ve kim için savaşacağımız belli değil.” Bu sözler Halim’in neden ülkesinden ayrılmayı tercih ettiğini açıklıyor.

Fethiye’ye daha önce gelen bir tanıdıklarının yönlendirmesi ile gelmişler. İkisi de İdlipli. İdbip Hatay sırında bir il. Fatma ve Halim burada tanışmışlar. Çalıştıkları yer aynı zamanda evleri olmuş. Orada yemek yiyorlar, orada uyuyorlar. Fethiye’yi çok sevmişler. Çalışma saatleri dışında nasıl vakit geçirdiklerini sorduk. Fatma: “Çoğunlukla oturup sohbet ediyoruz, neler olup bittiğini konuşuyoruz. Gelecekte neler olacağını konuşuyoruz.” diyor. Bazen de şehirde dolaşıyorlarmış. İnsanların burada özgür olması, kimseye hesap vermeden istediği yere gidebilmesi onları çok etkilemiş. Siz çok şanslısınız diyorlar.

Burada hiçbir olumsuzlukla karşılaşmamışlar. İnsanlar hep yardımcı olmuş. Örneğin hastaneye gittiklerinde Suriyeli olduklarını söyleyip tedavi olabiliyorlarmış. Fethiye’deki hayatlarından memnun gözüküyorlardı. Nasıl olmasınlar ki? Suriye’de ölümün eşiğinden dönmüşler. Şimdi sadece can güvenliğinin olması onlar için yeterli.

“Suriye’ye dönmeyi düşünür müsünüz ya da ne zaman dönmeyi düşünürsünüz sonuçta vatan kendi eviniz, bu konuda planlarınız nasıl? diye sorduk. Savaş tam olarak bitmeden dönmek istemiyorlar. Halim, “Gidersek ölürüz. Başka bir ihtimal yok.” diyor.

Dinlediklerimiz bizi sarstı. Savaşın gerçek anlamını Fatma ve Halim’in anlattıklarından sonra kavradık sanki. Televizyonda izlediklerimizi film izliyormuş gibi izlemişiz aslında.

Suriye iç savaşının değinilebilecek birçok yönü var: Mezhep çatışmaları, silahları kimlerin sattığı, kimlerin aldığı, Suriyelilerin ülkemize yerleşmesi bizi nasıl etkiler… Bütün bunlar tabii ki önemli kabul ediyoruz, ancak bizi öncelikle ilgilendiren nokta komşumuzdaki çığlıkların bir an önce dinmesi.

Bizi en çok Fatma etkiledi. Aynı yaşta olmamız, hemcins olmamız ortak yönlerimiz, ancak hayat hikâyelerimiz çok farklı. Bunları düşününce Atatürk’ün getirdiği cumhuriyete ve demokrasiye ülkemiz insanlarının sahip olduğu hoş görüye bir kez daha minnet duyduk.

Konuşmalarımızın sonunda Fatma ve Halim için Fethiye’nin bir umut ışığı olabileceğini anladık. Fethiye aslında bir sembol, özgürlüğün sembolü. Özgürlük duygusu gelecek günlerin umut  ışığını yakmış.

Yoruma kapalı.