Pazar,16,Eylül,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » Geçmiş Yıllardan » Röportajlar » 2013 » Çizgilerdeki Sihir

Çizgilerdeki Sihir

Röportajın Adı: Çizgilerdeki Sihir

Ömer Özyer Anadolu Öğretmen Lisesi

Öğrenciler: Müge Aybars  – Hande Karataş

Öğretmen: Taner Kılıç

ÇİZGİLERDEKİ SİHİR

      Akdeniz ve Ege Bölgeleri’nin birleştiği yerde bulunan Muğla’nın küçük bir ilçesi olan  Köyceğiz’in tarihi, M.Ö 3000’lere kadar dayanır.

Köyceğiz adının nereden geldiğine gelince: Efsanelere göre Köyceğiz, gölün alanı üzerinde bulunan bir ovada kurulmuş. Bilinmeyen bir zamanda ovayı sular basmış. Felaketin seyrine gelenler gölün doğu kısmında kalan birkaç evi ve insanı görünce: “Bütün şehir batmış, sadece kıyıda bir Köyceğiz kalmış.” demişler. Bugün hâlâ gölün altında bir batık şehir olduğuna inanılır.

Bu tarihi ilçeye doğru küçük ve şirin otobüsümüz ağır ağır yol alırken heyecanlanmak için çok sebebimiz vardı. Bu dünyaca ünlü ressamla tanışabilecek olmak bir yana kendi başımıza bir şeyler yapabilecek olmanın sevinciyle Köyceğiz otogarına adım attık. Köyceğiz’in narenciye bahçelerinin yeşillendirdiği, gölünün ve gökyüzünün maviliğinin birbirine karıştığı görünüşüyle dünyaca ünlü Ressam Philippe Harchy’i neden bu kadar çok etkilediğini buraya adım atınca anlamış olduk. Burası o kadar sakin, huzur dolu küçücük bir şehir ki…İçimizden gölün karşısına oturup saatlerce okumak,sohbet etmek geldi.Ama aklımızda nasıl karşılanacağımızdan başka bir soru yoktu. Gideceğimiz evi ararken sanki bütün sokaklar bizimle oyun oynuyordu , hepsini birbirine karıştırıyorduk. En sonunda kapıya ulaşabildiğimizde karşımızda tatlı, yarım yamalak Türkçesiyle bize “ Hoşgeldiniz.” diyen mütevazı bir bey duruyordu. İki yıldır her arayışımızda, mesajlarımızla ona ulaşmak istediğimizde reddediliyorduk, buluşabilmek için çok çaba harcıyorduk ama her seferinde başaramamanın üzüntüsü kalıyordu elimizde. Ta ki karşımızda duran bu tatlı adamın çabalarımızı takdir edip bizi kabul edişine kadar…

Ağır ağır bahçe kapısından içeri girdiğimiz andan itibaren bu evin bizi sarmaladığını hissediyorduk. Nereye oturmalıyız diye bakınırken  balkonda aralarında iki metre bile bulunmadığı halde yan yana iki tane masa karşımıza çıkıverdi. Bir de baktık ki her şey çift. Giriş kapısı,çalışma masası, hatta mutfak…Bunun nedenini daha sonra öğrenmeyi kafaya koyarak sandalyelerimize ilişip Phillippe Harchy’i incelemeye başladık.Heyecanımızın yüzümüze vuruşu gibi dilimiz de tutulmuştu. Biz utana sıkıla bahçeyi ve kendisini incelemeye çalışırken  ilk adım Bay Harchy’den geldi. İki yıllık uğraşımızı takdir ettiğini dile getirdi. Biz de ondan çizim hayatını anlatması isteğinde bulunduk.

“Fransa‘nın kuzeyindeki Calais şehrinde güzel sanatlar okuluna on altı yaşında başladım.”diyerek başarı öyküsünü bize anlatmaya başladı.Konu nasıl keşfedildiğine gelince de küçüklüğünden beri ilgi alanının çizim yapmak olduğunu ve bu yüzden kendi çabasıyla iş hayatına atıldığını söyledi.

“Mezun olduktan bir gün sonra iş buldum. Hiç boş zamanım olmadı, hep çalıştım. Zaman zaman şirketle uyuşamadığım oldu,patronla anlaşamayıp işi bıraktım. Fakat her seferinde bir gün sonra tekrar iş bulabildim.”

Bay Philippe’den ilk işiyle ilgili merakımızı giderecek bilgiler istedik: ”Bir şirket için reklam yaparak başladım. Dört belki beş tane afişini ben hazırladım. Sonra afiş işine ara verip yirmili yaşlarımda Asterix ve Oburix için çalışma fırsatı buldum.”

Asterix ismini duyunca heyecanımız arttı ve karakterleri nasıl tasarladığı, bu kadar genç olmasına rağmen kendi çabasıyla bunları nasıl başarabildiğiyle ilgili sorular kafamızda dolanmaya başladı. Merakımız bakışlarımızdan anlaşılmış olmalı ki açıklamalarına devam etti.

“Asterix ve Oburix için yardıma ihtiyacı olan bir bey benden yardım istedi ve bir ekiple birlikte bu iş için çalışmaya başladım.Yeni karakterleri ekiple birlikte tasarladık. Bu proje için çeşitli programlara konuk oldum ve bu saatten sonra da reklam yapma işine devam etmek istemedim. Çocuklar için puzzle resimleri çizmeye başladım. Kısa bir süre sonra da Walt Disney French Studios’dan insanlarla tanıştım. Benden kitap karakterlerinin çizimlerini yapmamı istediler ve bu şekilde Disney’le ilk kitap çizimime başladım. Micky Mouse ilk kitabımdı.’’

Kitabın sayfaları aklımıza geldikçe bu mükemmel resimlerin Bay Harchy’i ne derece zorladığı, Disney’de çalışmanın ne kadar zor olabileceği düşünceleri beynimizi kemirmeye başlamıştı. Phillip Harchy’e bu soruları yönelttiğimizde bize bu çalışmayı tek başına değil küçük bir grupla birlikte başarabildiğini, disiplinli ve çok çalışma sonucu ilk çizim kitabının bu kadar başarılı olabildiğini söyledi.

“Disney French’le 1987’de yakaladığım bu büyük başarıdan sonra kendi şirketimi kurdum. Atelier Philippe Harchy…Başta tek başımaydım fakat hep yeni ve farklı ressamlar aradım. Beş kişilik grubumla çalışmalarıma devam ettim ve şirketim hızla büyüdü.Fransa’da ve İtalya’da yaptığım büyük fuarlarda çok zengin müşteriler buldum. Kanadalı olan bir müşterim beni Kanada’ya davet etti. Bana New York’taki şirketinde iş teklif ettikten kısa bir süre sonra New York’ta Disney’in yeğeni Roy  E. Disney ile tanıştım. Beni Los Angeles’a çağırdılar, 3Mayıs 1993’te Los Angeles’a gittim ve o sıralar çizimi yarım kalmış Aslan Kral işi için  antlaşma imzaladık. Antlaşmaya göre filminin çizimleri hala devam eden bu senaryonun kitap çizimlerini de ben hazırlayacaktım.”

Tüm bunlar bizi etkilediği kadar Bay Harchy’i de etkilemiş olacak ki o  da işinin ne denli önemli olduğunu anlatmaya girişti: “Benim için çok büyük şans olmasıyla beraber bir o kadar da değişik bir işti. Ayrıca çizimini yaptığım karakterler arasında benim için en özeli ve dünyaca en tanınmışı da Aslan Kral’dı. Bazı çizimler benim için sadece işti fakat Aslan Kral dönüm noktam oldu. Bunun için çok değişik tepkiler aldım ve Disney de bunu büyük bir başarı olarak değerlendiriyordu. Bunun üzerine benden komple program yapmamı istediler. NBA oyuncularının karikatür çizimlerini yaptım. Pamuk Prenses, Bambi, Donald Duck, Balu, Oyuncak Hikayesi, Sindrella, Kayıp Dünya Atlantis, Herkül, 101 Dalmaçyalı, Küçük Deniz Kızı  gibi karakterlerin kitap çizimlerini de yapmaya devam ettim. 1995, 96, 97 yıllarında çok iş aldım. Benim için Disney’in seçtiği otuz  kişiden oluşan bir grup ile birlikte çalışıyordum. Aynı zamanda Notre Dame’ın Kamburu kitabı sayesinde Disney tarafından Oscar Ödülü’ne layık görüldüm. Warner Bros, Pixar gibi çok yerde de çalıştım ama benim için en önemlisi Disney’di.”

Disney’den Oscar aldığını duyduğumuz anda hayretler içerisinde kaldık, şaşkınlık duyuyorduk ve aynı zamanda gurur da… Doğru yerde doğru kişiyle konuşabilmeyi başarmıştık, gururlanmamız bu başarıları elde etmiş bir insanla karşılıklı oturup kahvelerimizi yudumlayabilmemizden kaynaklanıyordu ve iki yıldır biz sadece görüşme ayarlamayı kabul ettirmek için canımızı dişimize takmıştık; ama şu an samimi bir şekilde Bay Harchy’le sohbet edebiliyorduk  ve o bize ödüllerinden bahsediyordu. Çizimini yapıp Oscar ödülüne layık görüldüğü kitaplarından birkaç örneğine hep beraber göz atarken karakter analizine göre çizimi nasıl yaptığıyla ilgili sorularımızı kendisine yönelttik; ’Disney bana kitap veriyordu, kitabın içinde animasyon artistlerinin hazırladığı karakterlerin olması gereken boyutları veriliyordu. Ben boyutlara göre karakterlerin çizimlerini yapıp Disney’e gönderiyordum, çizimlerim beğenilirse hemen kullanılıyor, beğenilmezse yenisini yapmam için geri gönderiliyorlardı. Türkiye’ye yerleştikten sonra da kısa bir süre boyunca Pokemon’un iki üç kitap çizimini yaptım diğer  çizimleri de yapıp Disney’e göndermeye devam ettim, onlar da beğendiklerini kitaplarda kullandı.’

Philippe Harchy’nin yaptığı çizimleri gördükten sonra içimizde resim çizme isteği uyandı.  Gölün karşısına boyalarımızı alıp gitmek istedik ama resim çizmenin bu kadar kolay olmadığını ve profesyonel olabilmek için yeterli eğitim almamız gerektiğini biliyorduk. Bunun üzerine Bay Harchy’e nasıl bir eğitim almamız gerektiğini sorduk o da bize Türkiye’de güzel sanatlar gibi okulların olduğunu ama animasyon işini yapıp onun kadar ilerleyebilmek için yeterli derecede okul göremediğini üzüntüyle belirtti.

“Disney benden kendisine artist yetiştirebilmem için bir okul yaptırmamı istemişti bunun için  maddi kaynağım oldu ve ben de okulu yaptırdım. Bu okulda yetenekli gençler bulup yetiştiriyordum ve yetiştirdiğim bu gençlerin büyük bir çoğunluğu da şu an Disney’de çalışmaya devam ediyor. Okulla ilişiğimi kestikten sonra üç boyutlu  kitaplar yapmaya başladım. Bunun üzerine Çinli işadamları beni Çin’e bu kitapların tanıtımı ve üretimi için davet etti. Burada kitaplara pop-up ismini koyduk, dünyaya tanıtmaya ve tüm dünyada satmaya başladık. Bu projeden sonra artık kendi zevkim için çizim yapmaya eskisinden daha çok vakit ayırabiliyordum. Özellikle Türkiye’ye yerleştikten sonra neredeyse sadece kendim için çizim yapmaya başladım. Köyceğiz’de doğayı tuvalime aktarabileceğim o kadar güzel ve bilinmedik yerler var ki…Yaptığım çizimlerin çoğu Fransa’da ,buradakileri eğer isterseniz size gösterebilirim. “

Bizi kibarca içeri davet eden Philippe Harchy’nin elleriyle çizdiği, muhteşem olduğundan emin olduğumuz resimlerini incelemek için koşturarak içeri gidip resimleri incelemeye koyulduk. Çoğu resmin renkli ve siyah beyaz iki ayrı versiyonunun bire bir çizilmiş olması dikkatimizi çekti. Nedenini sorduğumuzda ise renkli çizimlerin doğayı daha iyi yansıttığını düşündüğünü ama  daha çok siyah beyaz çizmekten hoşlandığını, bunun nedeninin üç yüzyıl önce yaşamış siyah beyaz resimleriyle ünlü Giovanni  Piranesi’den etkilenmesi olduğunu ve ileride belki onun sahip olduğu gibi bir kitap çıkarabileceğini söyledi. Bu kadar ayrıntılı resimleri çizmek bir yana, iki versiyon şeklinde çalışmanın ne kadar uzun sürebileceğini sorma gereksinimi duyduk.

“Resimler çok zaman ve emek istiyor gerçekten; ama bir resmi bir oturuşta bitirmeye çalışmıyorum. Aynı anda beş belki on tane resmi birden yapıyorum. On dakika biri, on dakika diğeri şeklinde çalışıyorum. Ben sadece ressam değilim. Mobilya ve bahçe tasarımı yapmayı çok seviyorum. Mesela ilk şirketim için çok eski ve büyük bir bina almıştım. Bu binayı restore ettim ve eski bir su değirmeni de buldum. Bu su değirmeni çarkı kırık döküktü; ama tamir ettikten sonra binanın yan tarafında  kullanabildim. Eskiden beri eşyaları tamir edip çeşitli şekillerde  kullanmayı seviyorum. Şu karşı tarafta gördüğünüz dolabı eskiciden aldım ve üzerindeki işlemeleri ellerimle yaptım.”

Dolap üzerindeki işlemeleri görünce Bay Harchy’nin ne kadar sabırlı olduğunu bir kere daha anlamış olduk. Bu  dolaptan sonra evdeki bütün eşyalara bakındık ve onların da el emeği olduğunu öğrendik. Hatta Bay Harchy çizim masası, bilgisayar masası gibi mobilyalarının tüm tasarımının kendisine ait olduğunu kabasını marangoza yaptırdığını söyledi… İlk geldiğimizde beynimizde oluşan sorular tekrar gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. İki ayrı mutfak, iki balkon, iki oturma odası ve hepsi dip dibe…  Bu soruları Bay Harchy’e yönelttiğimizde bir girişi olmasına rağmen iki ayrı evin olmasının nedeninin misafirleri için olduğu cevabını aldık. Dahası içinde bulunduğumuz bu sıcak, sanat kokan evin farklı açılardan çizimleri önümüzde duruyordu. Pencereden baktığımızda ilk başta bulmakta zorluk çektiğimiz giriş kapısının hemen yanındaki küçük, şirin çeşmeyi görebiliyorduk ve bu çeşme elimizdeki çizimle bire bir görünüyordu. Beğeni dolu bakışlarımızı evde gezdirirken Köyceğiz halkının bütün projelerini Bay Harchy’e yaptırmak istediklerini ilk ağızdan da öğrendik. İçeri girdiğimiz ilk dakikadan itibaren şaşkınlığımız her an katbe kat artmaya devam ediyordu. Bay Harchy’nin çizimlerini yaptığı kitapları görmek için gelmişken  bin bir türlü sürprizle karşılaşmıştık. Philip Harchy’nin Türkiye’de yaşıyor olması bir yana bize sadece iki saatlik mesafede bulunması bizi şanslı hissettirdi. Bunun üzerine hayatının geri kalanını burada geçirmekte kararlı olup olmadığını sorduk:

“Ben burada yaşamaya devam edeceğim çünkü Türkiye’yi çok seviyorum. İnsanları çok cana yakın, her zaman yardım etmek istiyorlar. İlk defa Akyaka’ya tatile geldiğimde burayı çok beğenmiştim hatta tatilden sonra evime döndüğümde Aky-Aka isimli bir şirket kurdum. Daha sonra da Akyaka’dan  yazlık bir ev aldım ve her tatilimi ailemle birlikte orada geçirmeye başladım. Kısa bir süre sonra da Köyceğiz’e yerleşme kararı aldım. Buraya yerleşmemin sebeplerinden biri de  Köyceğiz’in sessiz, sakin oluşu. Hayatım boyunca şehir merkezlerinde yaşadım ama büyük şehirleri sevmiyorum çünkü çok kalabalık, gürültülü, etraf sadece araba, bina ve bolca insan… Buraya ilk geldiğimde insanlarla biraz iletişim sorunum oldu. Halk ünlü olduğumu biliyordu fakat daha mesleğimin tam olarak ne olduğunu bile bilmiyorlardı. Röportaj yapmak için birkaç gazeteci beni ziyaret etmişti, onlara işimi açıklamıştım ama röportaj benim anlattıklarımdan çok daha farklı yazılmıştı. Onun için altı yıldır kimseye röportaj vermiyordum sizi de bu yüzden defalarca reddettim.”

Bizi  kabul ettiği için  teşekkürlerimizi iletip Bay Harchy’i Fethiye’ye ilçemizi tanıtıp gezdirebilmek için davet ettik.  Ama onu gezdirmek istediğimiz her yeri zaten çoktan görmüştü. Bunun üzerine Türkiye’de nereleri gezip gördüğünü sorduk. Henüz Kapadokya,  Kaşgar Dağları, Efes gibi yerleri görebildiğini ve Türkiye’nin çok güzel ve görülecek daha bir sürü yeri olduğunu söyledi. Kahvelerimizden son  yudumlarımızı alırken  etrafımızda daha ne gibi yetenekleri olup da henüz fark edilmemiş, yeteneklerini kullanmayan ve bu yüzden belki de hayatları boyunca önlerine gelen fırsatların farkında olamayan insanların olabileceğini düşünüyorduk. “Bu tür yaklaşım merkezlerinde eğitim felsefemizi değiştirmemizin gereği açıktır.” düşüncesi zihnimize hakim oldu.

Biz tüm bunları düşünürken; Philippe Harchy’nin:

“Gezilecek görülecek yer çok, burada yaşamıma devam edeceğim ve tam anlamıyla burayı benimsemek  için bir Türk vatandaşı olacağım…” sözünün bizde uyandırdığı memnuniyetle görüşmemizi sonlandırdık.

Ressam Philippe Harchy’nin evinden ayrılırken yeniden buluşma isteği benliğimizi sarmıştı.Evden çıkarken  adeta ayaklarımız geri geri gidiyordu.Köyceğiz’in bu doğal görünümüyle ressamın bizi nazikçe ağırlaması hafızalarımızdan hiç çıkmayacak olup hüzünle ve aynı zamanda ona ulaşmanın verdiği gururla otobüse binip Fethiye’nin yolunu tuttuk.

Yoruma kapalı.