Salı,19,Haziran,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » 2014 Röportajlar » Ekmek Arası Umut – Röportaj
Ekmek Arası Umut – Röportaj

Ekmek Arası Umut – Röportaj

2014 Yılı 7. Fethiye Uluslararası Kültür Sanat Günleri RÖPORTAJ YARIŞMASI

RÖPORTAJIN ADI: EKMEK ARASI UMUT

RÖPORTAJIN KONUSU: Günümüz koşullarında balıkçılık mesleğinin durumu ve balıkçıların temel soruları

RÖPORTAJIN AMACI: Balıkçılık mesleğini tanıtmak ve balıkçılık mesleğinin günümüzdeki temel sorunlarına dikkat çekmek

OKUL: Fethiye Mehmet Erdoğan Anadolu Lisesi

ÖĞRENCİLER: Yonca KURT, Aybike KEÇELİ

ÖĞRETMEN: Emiş Nilay ŞAN

EKMEK ARASI UMUT

Ufuklarında mavi denizlerin göründüğü tüm ülkelerin, meşhur deniz insanları vardır. Kimisi amiral, kimisi kaşif, kimisi maceraperest, kimisi ise balıkçıdır. Türk denizcilerinin efsanesi Barbaros, cesareti Turgut Reis, gücü Oruç Reis ve aklı Piri Reis ise mücadeleci yüreği,sabrı ve alın teri de balıkçılarımızdır.Üç tarafı denizlerle çevrili olan ülkemizde, bu sonsuz maviliğin gönüllü sürgünleri olan balıkçıların varlığı da insanlık tarihi kadar eskidir. Balıkçılığın insanlık tarihi kadar eski bu kültürü içerisinde, balıkçının da bu kültürün farkında olarak kıyısında durduğu suya , gezindiği mecraya ve tuttuğu balığa göstermesi gereken özene dikkat çekmek ve balıkçılık mesleğinin günümüz koşullarındaki durumunu araştırmak üzere sabahın erken saatlerinde kalkıyor ve‘’Rast gele!’’ diyerek yola çıkıyoruz.

Fethiye Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Ramazan Pehlivan’la görüşmek üzere ilk durağımız Fethiye’nin simgelerinden biri haline gelen “Balık Hali” oluyor.Ramazan Amca’nın yarım saatlik bir işinin olduğunu öğrenince kendimize bir sandalye çekip beklemeye koyuluyoruz.Balık kokusunun kızartılmış ekmek kokusuna,ekmek kokusunun kulağımıza gelen fasılın hafif ezgisine karıştığı bu büyülü atmosferde,orta yerinde zamanı aşmışlığının bütün görkemiyle yükselen çınar, hemen altındaki çeşmeleriyle bu büyülü atmosferin ev sahipliğini yaparken , gelip geçen konuklarının susuzluğuna da  derman oluyor.Gülümseyerek selamladığımız bu yaşlı ev sahibinden bakışlarımızı bize işaret ettiği balık tezgahlarına doğru kaydırıyoruz.Balık tezgahlarında sıralanmış levrekler,çipuralar,akyalar,karidesler…sanki huzurumuzda divan durmuş bizi beklerler.Hemen hemen hepsi denizden yükselirken belki son nefeslerinde açık kalan ağızlarıyla yaşamın mistik bir gemisi gibi görünüyor gözümüze.Bu gemiye biniyor ve balığın kendi öyküsüne kulak veriyoruz.

Denizlerin sahibi olan balığa insanlık tarihi boyunca farklı kültürlerde pek çok değişik simgesel değerler yüklenmiş. Zaman içinde balığa yüklenmiş değerlerin iz düşümlerini, gündelik hayatlarımızda bugün bile görmemiz mümkün. Örneğin kahve fallarında balık simgesi, kısmete işaret eder. Rüyada balık görmek çok iyidir. İyi şans işaretidir derler. Hele ki bir de deniz varsa, yaşadınız demekmiş. Peki,ama nerden geliyor balığa yüklenen bu değerler?

Balığın kutsallığını anlamak için öncelikle denize yüklenen anlamlara bakmak gerek. Eski inanışların pek çoğunda deniz bereketi ve yeniden doğumu temsil eder. Denize ve suya yüklenen bu anlamlar, balıkta da benzerlik gösterir. Eski Roma uygarlıklarında değiştirme ve dönüştürme gücü olduğuna inanılan balığın kutsallığına inanılırmış. Keltlerde ise balık bilginin, ilhamın ve yeteneğin sembolüymüş. Eski Keltler somon balığı yiyen kimsenin denizin bilgeliğine kavuşacağına inanırlarmış. Pek çok kadim dinde balık  sevgi tanrıçaları ve sayısız yumurta yapabilme özelliğinden dolayı doğanın doğurganlığı ile ilişkilendirilmiş. Duvarlarımızdan vitrinlerimize, takılarımıza, yerleşim isimlerimize varıncaya değin balık sadece efsanelerde değil gündelik hayatımızda da  hep var olagelmiştir. Balık kendisine yüklenen bu anlamlardan dolayı kutsal kabul edilip pek çok toplumda yenmezken , pek çok toplumun da hem lezzetinden hem de en sağlıklı besinlerden biri olmasından dolayı sofrasının vazgeçilmezlerinden olmuştur.

Balıkçının öyküsü, balığın yaşam kaynağı olan denizden kopuşu ve tezgaha gelişi sürecinde başlar.Bir yaşam mücadelesidir bu balıkçı ve avı arasında gerçekleşen.Balığın hayatının sonlandığı yerde balıkçının eve ekmek götürebilme sevinci başlar.Doğanın döngüsüdür bu:’’Büyük balık, küçük balığı yer!’’Bu sırada ilk başta nereden geldiğini anlayamadığımız bir ses gülerek; “İşte bu yüzden, küçük balık ölünceye kadar büyük balık olmayı ümit eder.’’diyor.Kendi aramızda daldığımız sohbetten sıyrılıyor ve Ramazan Amca’ya ‘merhaba’ diyoruz.”Hoş geldiniz gençler.Sohbetiniz pek keyifli görünüyordu,bölmek istemedim ;ama kendime de engel olamadım.’’ diyor Ramazan Amca.Bu arada şöyle bir çevreye bakınca çeşme başında bir su içimlik dinlenen yaşlı amcadan,çevre masalarda yemek yiyenlere ve tezgah başındaki balık satıcılarına kadar herkesin ilgiyle bizi izlediğini ve kendi aramızdaki konuşmalara kulak kabarttıklarını fark etmenin mahcupluğunu yaşıyoruz.Ramazan Amca,çevredekilere kaşlarını çatarak çıkışıyor:”Çocukları balıklarınıza meze yapmışsınız;ama onlara bir çay bile söylememişsiniz.”diye.Biz hep birlikte gülerken sesleniyor:”Oğlum beş çay kap oradan.”Gelen çayların içimizi ısıtan sıcaklığında Ramazan Bey’i tanımak adına ilk sorumuzu yöneltiyoruz:

“Bize kendinizi tanıtır mısınz?” “Adım Ramazan Pehlivan.İlkokuldan bu yana baba mesleği olan balıkçılıkla ilgileniyorum.”diyor ve ekliyor:’’Ortaokul mezunuyum ben.Okumadık, okuyamadık.Deniz ve balık çok küçük yaşlarda içimize işlemişti,ayrılamadık denizden.”Bunları söylerken bakışları uzaklara dalıyor.Sesinde acı bir burukluk…Sorumuzla şimdiki zamana geri dönüyor. “Peki bu kooperatif ne zaman kuruldu, tarihçesi hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?” “Fethiye Balıkçılar Kooperatifi ilk olarak 1970’lerde kuruldu, sonra bir ara fesh olup tekrar açıldı.Ben 1996’dan beri başındayım kooperatifin.Yaklaşık 20 sene oldu.”

“Balıkçılık mesleğinin günümüzdeki durumuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?Sizin çocuklarınızın da baba mesleğini devam ettirmesini istiyor musunuz?’’diye soruyoruz. “Aman, aman istemem!’’deyip kestirip atıyor Ramazan Amca.Bu reddedişteki kesinliğe şaşırarak soruyoruz hemen, neden istemediğini.Başlıyor anlatmaya:’’Cevabı sorunuzun başıyla bağlantılı çocuklar.Biz balıkçılığa 1980’li senelerde başladık.O zamanlar turizm bu kadar gelişmemişti Fethiye’de.Tarımcılık,hayvancılık bir de balıkçılık vardı.Denizde balık vardı.Bugün deniz bitti!Fethiye Körfezi’nde balık tükendi.En büyük sorun da bu. Sabah erken saatte kalkıp, akşam evlerine dönen balıkçılarımız, denizde birçok güçlükle mücadele etmekteler. Ayrıca balıkçılar yıllardır sosyal güvenceden uzak çalışmakta. Küçük balıkçılar günde 5-10 kilo yakaladığı balıkla ancak geçimlerini sağlıyor. Tarım sigortası yaptırmak isteyenlerin en az 100 kilo balık tutması gerekiyor. Ancak küçük balıkçı için bu çok zor.”Ramazan Amca dertli bu konuda derin bir iç çekiyor. Biz de araya girerek soruyoruz:

“Denizde balığın tükenmesinin nedenleri nelerdir?Bunun önüne geçmek için kooperatif olarak ne yapıyorsunuz?’’ “Tüm dünyada olduğu gibi Ege’de de balık stokları yasadışı, kayıt dışı ve düzenlemesi olmayan avcılık sebebiyle tehdit altında. Çevre kirliliği, akarsulardan gelen zirai atıklar yapıyor bu işi. Seracıların attığı kimyasal atıklar akarsulara, akarsulardan denizlere geliyor. Bunun yanı sıra kıyıya yanaşan teknelerin atıkları,işletmelerin,otellerin atıkları…Kirlenmenin önüne geçmek lazım her şeyden önce.Tezgahta gördüğünüz balıkların %99 u İzmir’den geliyor. Bizim Fethiye Körfezi’nde balık yok denecek kadar azaldı.’’

“Av yasakları yasadışı avlanmanın önüne geçmede etkili olmuyor mu?’’ “Maalesef etkili olmuyor. Balıkçılarımız bu konuda bilinçli değil.Tek derdi gününü kurtarmak.Uzun vadede kendisine ne kadar zarar verdiğinin farkında değil. ‘Yasaklar delinmek içindir!’anlayışı hakim. Balıkçılarımız yasakları yasak değil,sonraki balıkçılık döneminin bereketi olarak görmeli. Algılamanın değişmesi şart her şeyden önce.’’Kendisini konuşmaya kaptıran Ramazan Amca, çay bardağına uzanıyor içmek için;fakat konuşmaktan içemediği çayının soğuduğunu fark edince sesleniyor yeniden:’’Oğlum,çay getirin buraya!Dilimiz damağımız kurudu.’’Çaylar tazeleniyor.Gelen çaylar açık olmuş;fakat muhabbet gittikçe koyulaşıyor. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

“Peki Ramazan Amca,bu yasakları kim,neye göre belirliyor?’’ “Av yasaklarını biz koyuyoruz, kooperatif belirliyor. Bizde üst birlik var.Orda enine boyuna tartışıyoruz. Yüz üyemiz vardı, altmışa düşürdük ;çünkü zamanında üye olarak otobüs şoförlerine kadar almışlar. Onları yavaş yavaş ayıklıyoruz. Gerçekten bu işi yapan insanları topluyoruz. Türkiye’de kooperatifçiliğin sadece adı var.’’Acı bir tebessüm dalgalanıyor yüzünde.Bir yudum daha alıyor çayından.“Fethiye’de balık tüketimi hakkında ne düşünüyorsunuz?’’diye soruyoruz bu kez. Ramazan Amca, “Bunu bana değil, tezgahtakilere sorun.” diyerek bizi Balıkçı İnan Abi’ye yönlendiriyor.

İnan Abi’yi tezgahın başında balıkları temizlerken yakalıyor ve sorumuzu bu kez ona soruyoruz.Tüm sempatisiyle ellerini hazır ol vaziyetinde yanlara koyup ödevine iyi hazırlanmış bir öğrenci edasıyla cevaplıyor sorumuzu: “Türkiye en az ba­lık tü­ke­ten ül­kelerin başında geliyor.Gazetede okumuştum ve ilgimi çekmişti.Araş­tır­ma­la­ra gö­re ki­şi ba­şı yıl­lık ba­lık tü­ke­ti­mi  Dünya’da 16 kg ,Avrupa’da 24 kg, ülkemizde ise yal­nız­ca 7 kg’’diyor ve ekliyor: “Canına yandığımın dünyası, az olan şeylerde hep başı çekiyoruz zaten!Paramızda az!Bakın şu fiyatlara millet bu fiyatlara nasıl deniz balığı alıp da yesin?”Gerçekten fiyatlara baktığımızda oldukça yüksek olduğunu görüyoruz.Bu konuda başı barbun çekiyor. Verdiği sayısal verilerden ötürü şaşkınlığımızı fark eden İnan Abi gülerek; “Şaşırmayın çocuklar!Bazı mesleklere dair oturmuş bir önyargı var insanlarımızda.Balıkçıyız diye gazete,kitap okumuyor değiliz.Bir insan işini severek ve bilerek yapmalı.Bilgi çağındayız.  Denizi seviyorum diyen ve sevdiği hakkında araştırmayan, sormayan, okumayan, bilgisi olmayan insanların samimiyetine inanmıyorum. Çünkü sevginin tanımında bilgi vardır.  Sevdiğinizi iddia ettiğiniz şeyi tanımıyorsanız gerçek sevgiden bahsedemezsiniz. Mahcubiyetimizden gözlerimizi yere devirdiğimizi fark eden İnan Abi gülümseyerek’’İyi yazın röportajınızı ,bitince getirin biz de okuyalım.’’diyerek tezgaha gelen bir müşteriyle ilgilenmek üzere ayrılıyor yanımızdan.Cehaletimizin verdiği önyargımızdan duyduğumuz utançla yüzümüz kızarıyor, hissediyoruz.Şimdi tezgahın padişahı barbunlarla aynı renklerdeyiz.İnan Abi’ye teşekkür ediyor, kuyruğumuzu kıvırarak uzaklaşıyoruz tezgahtan.

Ramazan Amca’ya teşekkür ederek son olarak söylemek istediği bir şey olup olmadığını soruyoruz.Derin bir sessizlikten sonra Ramazan Amca;’’Kooperatifçilik bitti,dedim ya daha evvel.’’Bir süre susuyor.Alnındaki kırışıklıklarda bir dalgalanma oluyor.Denizde ve kooperatif başkanlığında geçen onca senenin izini sürüyoruz bu çizgilerde. “Kooperatifçiliğin tarihi eskilere dayanır dünyada ve ülkemizde. Özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için kooperatifçilik bir kaldıraç gibidir.Fakat bu üyelerin tam ve aktif katılımıyla ve devletin desteğiyle mümkün olabilir.Denizdeki kirlenmenin ve bilinçsiz avlanmanın önüne geçilmezse balığın ve balıkçının kendisi değil sadece adı kalacak denizlerimizde.” Bu sözler hüzünlendiriyor hepimizi. Yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşmış balıkçılık  geleneğinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu gerçeği yüreğimizde yankılanıyor. Son olarak Fethiye’deki en deneyimli balıkçıyı soruyoruz Ramazan Amca’ya. “Zafer Baba’dır. Şanslısınız. Hafta sonları  balığa çıkmaz o.Hoşlanmaz denizdeki kalabalıktan. “Peki nasıl ulaşabiliriz Zafer Baba’ya?’’ “Fethiye Belediye Çay Bahçesi’nde bulabilirsiniz kendisini.’’Teşekkür ederek bu büyülü atmosferden ve sohbetten ayrılıyoruz. Bir ses balıkların arkasından sesleniyor İnan Abi’nin sesi;’’Rast gele,çocuklar!’’ Şu dünyada kimin av, kimin avcı olduğunu unutmanın anlık saadeti içinde adımlarımızı sıklaştırarak ilerliyoruz.

Halin insanı dinlendiren,neşelendiren büyülü dünyasından, birden Fethiye’nin trafiğine,insanların sıkışmışlığına,akıl almaz tüketim çılgınlığının yaşandığı alışveriş merkezlerinin sıralandığı caddeye çıkınca  kendimizi sudan çıkmış balık gibi hissediyoruz.Bir an önce bu sıkışmışlıktan çıkmak için denize çekiliyoruz.Kordona çıktığımızda karşımızda deniz bulmayı umut ederken küçüklü büyüklü sıralanmış büyük tur tekneleri karşılıyor bizi.Tekneler arasındaki boşluklarda yakalıyoruz maviyi. Pul pul deniz gelsin istiyoruz elimize ve pul pul denize dökülmek.

İstikamet olarak kendimize Sahil Bandı Yolu üzerinde bulunan Balıkçı Barınağı’nı belirliyoruz.Barınakta bulunan en büyük teknenin yanına yaklaşıyoruz. Büyük teknenin yanındaki balıkçılar dağ kadar ağların ortasında ağlara takılmış balıklar misali çırpınıyorlar. İnce eleyip sık dokuyan dokumacılar gibi kaptırmışlar kendilerini işlerine.Yanlarına gidip kendimizi tanıtıyor ve hangi amaçla geldiğimizi açıklıyoruz.Bunun üzerine çoğu bizi görmezden gelerek işlerine devam ederken içlerinden biri dayanamayıp “Gelin bakalım çocuklar.”diye sesleniyor.Hevesle ağlara takılı bu balığın yaşam mücadelesine ortak oluyoruz..İsminin Cevat Çelikkıran olduğunu öğreniyoruz.”Kendimi bildim bileli balıkçılık işindeyim.” diyor.Bir yandan önündeki ağ yığınına kederle bakarken ekliyor; “Para kalmadı gerçi artık balıkçılıkta.Çoğu küçük balıkçı teknesini sattı.Devlet şimdi alıyor küçük tekneleri ruhsatıyla.Teknesini satan balıkçıların da kimisi başka teknelerde çalışıyor,kimisi ise donamcılık yapıyor.”Anlamaz gözlerle kendisine baktığımızı görünce ; “Bu yaptığımız ağ tamir etme işine ‘donamcılık’ denir.”diye ekliyor.Bunu söylerken bir öğretmen edası takınarak omuzlarını dikleştirdiğini fark ediyoruz.

            “Peki ağlarınız neden parçalanıyor?” diye sorduğumuzda; “Neden olacak yunuslardan, foklardan, aşınmadan!” “Yunuslar mı?” “Denizde balık azlığından aç kalan yunuslar bizim yakaladığımız balıklara saldırıyorlar. Bunun sonucunda olan ağlara oluyor.” “Avlanmak için nerelere gidiyorsunuz ve ne kadar süre denizde kalıyorsunuz?” “Biz bir çıkarız, 8-9 ay gelmediğimiz olur. Şimdi de daha yeni döndük zaten. Av yasağı başladı, yaz sonuna kadar buradayız.” 8-9 ay denizde olmak… Dile kolay, nasıl geçer ki günler? En yakın kara belki de fersahlarca uzak, deniz sarıp sarmalamış dört bir yanı. ‘’ Bu kadar uzun süre karadan ayrı kalmak nasıl bir duygu?’’ Cevat Abi : ‘’Zor tabi. Nerde neyle karşı karşıya kalacağını bilememek… Kaç kez fırtınada batma tehlikesi geçirdik. Ama en büyük zorluğu ailesi olanlar çeker. Geride bıraktıklarına büyük özlem duyarlar. Zor tabi bizim ve ailemiz için.”Sesinde beliren kederine yüzündeki gülümsemeyi ekleyerek; “Zorluğunun yanı sıra iyi yönleri de yok değil.Bu iş sayesinde ömrü hayatımda gidip göremeyeceğim yerler gördüm: Rusya, Norveç… Başka hangi meslekte buralara parasız, pasaportsuz gidebilirsiniz?”Bize kendi dünyalarında  kısa bir süreliğine de olsa pasaportsuz gezinme izni verdikleri için teşekkür ediyor ve son olarak Fethiye’deki Balıkçıların Babası olarak bilinen Zafer  Baba’yı aramak üzere yola revan oluyoruz.

Sonunda Fethiye Çay Bahçesi’ne geldiğimizde elinde çay tepsisiyle servis yapan garsona soruyoruz Zafer Baba’yı.Arka masadan bir ses, “Kız bakmaya gitti o,evlendireceğiz onu.’’diyor.Masadakiler gülüşüyorlar.Biz ne olduğunu anlayamamanın şaşkınlığı içinde zaten var olan şaşkınlığımızı büyütürken garson bizi kolumuzdan çekerek masaya oturtuyor.Masadakilere de şakacıktan  kaşlarını çatarak;’’Uğraşmayın çocuklarla!’’diyor.O zaman karşılaşıyoruz bize gülümseyerek bakan boncuk gözlerle.Bir sıcaklık sarıveriyor içimizi.Kendimizi tanıtıp neden geldiğimizi kısaca açıkladıktan sonra koyu bir sohbete dalıyoruz. “Buradaki balıkçıların babasıymışsınız duyduğumuza göre? Bize biraz kendinizden ve mesleğinizden bahseder misiniz?’’ diye asıl konuya giriyoruz.‘’Bak kızım, ben daha 5-6 yaşlarındayken Rodos’tan göçtük buralara, 75 sene evveldi. Alman Harbi vardı… İçi un dolu teknelerle geldik buraya, o yol perişan etti bizi. Teknede babam bir yana, annem bir yana, kardeşlerim bir yana… Buraya geldik.Savaş bitti.Biz de babamla bir tekne yaparak başladık bu işe. O gün bugündür de babamın izinden gidiyorum.’’ Sonra öğreniyoruz ki o da babası gibi oğluna devretmiş mesleğini.

“Balıkçılığın günümüzdeki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?’’ “Eskiden denizler temizdi, balıklar çoktu. Şimdiyse bir avuç balık çıkarsa mutlu oluyoruz. Yakında küçük balıkçı kalmayacak.’’ O böyle deyince soruyoruz hemen, “Küçük balıkçılığın bitmesini neye bağlıyorsun Zafer Baba?’’ “ Turizmdir, yatlardır, insanların denize kendi elleriyle bıraktığı pisliğidir derken Fethiye Körfezi’nde balığı arar olduk.Eskiden balıkçılık dediğin zaman zengin olamazdın, fakir de olamazdın. Kendini bilirsen kimseye ihtiyacın da olmazdı. Şimdiyse bırak köşeye üç kuruş koymayı karnını bile zor doyuruyorsun. Şuradaki balıkçıların-eliyle işaret ederek- kimisinin bırak arabaları, başlarını sokacak bir evleri bile yok. Böyledir işte.’’ Biz, “Neden bırakmadın peki, hala sürdürüyorsun bu mesleği?’’ diyoruz. “Ben emekli oldum, yaşlandım artık. Eskisi gibi gidemiyorum. Ama kızım,ben denizden kopamam. Kendimi bildim bileli denizlerdeyim. Askerliğimi bile Hatay’da denizci olarak yaptım. Bahriyeliydim ben. Şimdi bak kaç yaşıma gelmişim evde yattığım zaman huzursuz oluyorum, belim ağrıyor. Denize gittim mi şöyle ceketimi koyuyorum başımın altına, oh!’’ O kadar içten ve samimi söylüyor ki bunu merak edip soruyoruz, ‘’Deniz sizin için ne anlam ifade ediyor?’’ Hiç durur mu patlatıyor cevabı, ‘’Deniz hayattır, huzurdur kızım. Denize çıktın mı şehirdeki bütün ticareti unutursun. Ancak denizde iki tane balık nerde tutabilirim, bir o gelir aklına. Deniz; evde duramayıp kayıkla açılmaktır mavi sulara. Denizde yaşayan bilir.’’ Onun bu tanımıyla başımızı çevirip karşımızda usulca kımıldanan denize bakıyoruz. Daha anlamlı geliyor şimdi bize. “Deniz aşığısınız yani?’’ ‘’Hem de nasıl, gece rüyalarıma giriyor.’’ diyerek güldürüyor bizi.“Şimdi bana on milyar vereceksiniz şu dükkânın kapısında otur amca diyeceksiniz, vallah billah oturmam.’’

Denizi vatan bellemiş kendine Zafer Baba. Karnının doyduğu yer vatanı olurmuş insanın. Deniz ona sadece bir vatan değil, yeri geldiğinde eş olmuş, yeri geldiğinde yarenlik etmiş. Deniz de eski bir dost gibi kucağını açmış ona, aç bırakmamış. Küçükken Rodos’tan kopup gelmiş buralara. Farklı iki diyarda ortak tek şeymiş deniz. Şimdi Zafer Baba’ya hangi balığı sevdiğini soruyoruz. ‘’Denizden babam çıksa yerim!’’ diyerek takılıyor bize. “Ama barbunun yeri ayrı bende.’’ Bunun üstüne bir mani söylüyor hemen:

“Balıkçı olıcam sonunda/Ağlarlan,takımlarlan/İsmi barbun olıcak,/Bana acımayan cınstan.”

Masadakiler olarak hepimiz alkışlıyoruz. Zafer Baba buraya ilk geldiğinde Yunus Nadi İlköğretim Okulu’nda dil bilmediğinden bir sene okulda kalmış. Arkadaşları ona ‘’Gavursun sen!’’ dermiş. Oysa şimdi yıllar sonra, yine aynı şehirde toplamış etrafına dostlarını, onlara neşeli ve sempatik Türkçesiyle maniler, türküler söylüyor. Bu arada masada oturan dostlarından  birisi dayanamayıp; “Bir balık olsaydın hangi balık olmak isterdin Zafer Baba?’’diye soruyor. Masadakiler hep birlikte gülüyorlar. Cevabı biz hariç herkesin bildiğini anlıyoruz. Zafer Baba gülerek cevaplıyor soruyu: “Rakı şişesinde yüzen balık olmak isterdim.’’

Bu hoş sohbeti de burada bitirmek zorunda kalıp teşekkür ederek ayrılırken; her limanda bir sevgilisi olan denizcinin, ardında bıraktığı yüreğinin sızısını kalbimizin derinliklerinde hissediyoruz. İnsanlık tarihinin en eski mesleklerinden birine sahip olan küçük tekne balıkçısının da günümüz dünya düzeninde büyük balıklara yem olduğunu, denizin altında geçerli olduğunu sandığımız kanunun denizin üstünde de hakim olduğunu görüyoruz. Çevre kirliliği,bilinçsiz ve yasak avlanmadan dolayı her geçen gün tükenen balıklarıyla öksüz kalanın sadece denizlerimiz değil,her türlü sosyal güvence ve haklardan yoksun olan balıkçılarımızın da ne kadar kimsesiz ve sahipsiz olduklarını anlıyoruz.Efsanelerimize, gündelik hayatımıza bu kadar dahil ettiğimiz balığın tüketiminde ülke olarak ne kadar gerilerde olduğumuzu öğreniyoruz.

Denizi,balığı,aşkı,özlemi,kimsesizliğini,yoksulluğunu…ekmek arası umuda dönüştürenlerin öyküsünü sizlerle paylaşmanın mutluluğuyla kendimizi sonsuz maviliklerin derinliklerine bırakıyoruz. RAST GELE!..

Yoruma kapalı.