Pazar,9,Aralık,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » 2014 Röportajlar » Ertuğrul Aladağ ile Eski Muğla Evleri – Röportaj
Ertuğrul Aladağ ile Eski Muğla Evleri – Röportaj

Ertuğrul Aladağ ile Eski Muğla Evleri – Röportaj

2014 Yılı 7. Fethiye Uluslararası Kültür Sanat Günleri RÖPORTAJ YARIŞMASI

 

RÖPORTAJIN ADI: ERTUĞRUL ALADAĞ İLE ESKİ MUĞLA EVLERİ

RÖPORTAJIN KONUSU: Eski Muğla evlerinin korunumu, restorasyonu ve manevi açıdan toplumumuzdaki yeri.

RÖPORTAJIN AMACI: Eski Muğla evlerinin geniş çaplı kitlelerce tanınması, bu evlerin bilinçli restorasyonlar yapılıp korunabilmesi amaçlanmıştır.

OKUL: Muğla Anadolu Lisesi

ÖĞRENCİLER: Merve İLKAN, Funda SARIİPEK

ÖĞRETMEN: İsmail ZORBA

ERTUĞRUL ALADAĞ İLE ESKİ MUĞLA EVLERİ

     1) Eski Muğla evlerinin tipik özellikleri nelerdir?

Eski Muğla evlerinin tipik özellikleri herşeyden önce kendi coğrafya, iklimsel gerçekleri ve yapı malzemesi olanaklarına göre biçimlenmiş olmalarıdır. Geniş saçaklıdır, bol ahşap kullanılmıştır, bu evlerin olduğu bölgelerde yağmur görülür. İç bölücü ve avluya bakan duvarları, ahşap karkas duvarlarıdır. Kat döşemesi, çatı, tavan, kapı ve pencereler ahşaptır. Dolayısıyla eski Muğla evleri Akdeniz mimarisi özelliği taşır, arnavut kaldırımlı sokaklarda, beyaz taş duvarlı evlerin olduğu bölgelerde dolaşırsınız, sanki Akdeniz sokaklarında yürüyormuş gibi hissedersiniz fakat avluya girdiğiniz zaman sanki daha kuzeylere çıkmış gibi olursunuz, çünkü avluda geniş ve büyük pencereler, bol ahşap görmeye başlarsınız, yani eski Muğla evleri sokaklarda, Akdeniz mimarisi özellikleri taşır, avluya girdiğiniz andan itibaren bambaşka bir Anadolu havasında, Karadeniz mimarisi özelliklerini size gösterir.

2) Bu evler hakkında araştırma yaparken orada yaşayan kişilerle iletişim kurup, onların bilgi ve fikirlerinden yararlandınız mı, yararlandınızsa, onlara ne gibi sorular sordunuz?

Çok fazla yararlandım, çünkü araştırmaları, daha önce yapılmış literatürleri araştırarak, ustalarla yapımı hakkında konuşarak, ya da bu evlerin restorasyonlarını yaparken aynı zamanda binaları arkeolojik kazı gibi soyduğunuz ve yeniden inşa ettiğiniz için o bina kendi yapım tekniklerini ve malzemelerini size öğretir. Sözlü araştırmalar yapabilirsiniz. O evlerde yaşayan kişilerle konuşarak yapabilirsiniz, bu evdeki yaşam nasıl, nasıl yemek pişirirdiniz, nasıl banyo yapardınız, nasıl yatardınız, kullanımı nasıl, soğukta ve sıcakta nasıl, bu evler size ne gibi olanaklar sağladı ve nelerinden memnun olmadınız tarzında sorular sordum.

3) Toplumun bakış açısını bir yana bırakacak olursak, eski Muğla Evleri sizin için neler ifade etmektedir?

Benim kendi görüşümü açıklayacağım için önce toplumun görüşünden bahsedeyim. Muğla’nın kendi yerlisi bu evleri terk etmiştir. Bu evleri terk etmesinin sebebi, 60lı yıllarda başlayıp, 70li yıllarda artarak ve 80li yıllarda iyice artarak, bu sit alanda yaşayan muğla yerli halkı daha çok apartmanları tercih etmeye başlamışlardır, çünkü orada daha rahat bir yaşam vardır, mesela tuvalet ve mutfak evin içinde yer alır. Ve bu göçler başladıktan sonra, diğer mahalle sakinleri de yalnızlıktan kurtulmak için apartmanlara taşınmaya başlamışlardır. Onlar için artık eski Muğla evleri akrabaların, arkadaşların ve komşuların olmadığı herkesin terk ettiği, sosyal yalnızlığa ekilmiş evlerdir. Diğer taraftan, bu evlere köyden göç etmiş insanlar vardır, doğal olarak bu evlerde kendilerine ait ruhlar yoktur, onlar için pek bir şey ifade etmemektedir. Ve bu insanlar da, apartmanlara özenen insanlarımız gibi yaşadıkları bu evleri, “buraya bir kapı yapayım” ya da “şurasını sökeyim, yerine şunu takayım” gibi yaklaşımlarla günümüz yaşam tarzına sığdırmaya çalışmaktadırlar. Ve bunlar sonucu, kültür varlığına acımasızca zarar veren, estetik olmayan bir biçim ortaya çıkmaktadır. Bir de son zamanlarda Avrupalılar ve entelektüel yaşamı isteyen kültürel seviyeleri daha yüksek olan insanlar buraya gelmektedir ve onlar için bu evler mükemmeldir. Bu evler onlar için, estetik yapıları güzel ve son derece sağlıklı evlerdir. Bu evlerin hiçbir şekilde zarar görmesini istememektedirler. O kişilerle evlerin restorasyonlarını yaparken günümüz modern yaşamındaki bütün olanakları da bu evlere sığdırıyoruz ama bunu estetik bir bütünlük sağlayarak yapıyoruz.

Benim görüşlerime göre de bu evler potansiyel bir turizm alanıdır, küresel ısınma aleyhine çalışan evlerdir, bu evlerin restorasyonları yapılırsa, gelecekte insanlar bu evlerde yaşarlarsa çocuklarımız bu evlerde büyürlerse,  kültürel kenti koruyabiliriz çok daha sağlıklı bir toplum haline geliriz, beton evlerde büyüyen çocuklar,  hem ruhsal hem de fiziksel olarak sağlıklı olmuyorlar, çünkü böyle evlerde kavgalar daha fazla oluyor ve çocuklar bahçeden uzak, beton kutuların içinde büyüyorlar. Gencin odası ayrı ama kendine ait bir bölümü yok. Ama eski bir Muğla evinde bahçenin bir bölümüne tamamen gence ait bir  ev yapılabilir böyle genç orada daha özgür bir yaşam sürebilir. Bence bu evler eğer korunurlarsa ki korunmaları gerek bence, müthiş bir kimlik alanı oluşur ve insanlar kendilerini daha kimlikli hissederler, özel bir mekanımız olur, bizim evlerimiz parmakla gösterilebilir. Siz buraya benimle röportaj yapmaya gelirken bu ev diğerlerinden farklı olduğu için “şu taş ev” diye göstererek geldiniz, ama eğer bu ev bir apartman olsaydı, bulmakta zorlanabilirdiniz ya da bu ev size “şu apartmanın şu nolu dairesi” olarak tarif edilirdi.  Apartmanda oturunca sıradan oluyoruz, kimliğimiz olmuyor, diğer türlü ise kişiliğimizle ve kimliğimizle bir mekan belirleniyor, bunlar bireysel varlık için önemli şeylerdir.

4)Bu yörenin ruhunu taşıyan bu evler, Muğla’da değil de başka bir bölgede olsaydı, bizlere yine aynı hissiyatı verebilir miydi ya da bu kadar ön plana çıkabilir miydi?

Muğla evleri 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra bu estetik zenginliğe kavuştu, daha önce Muğla, köyleri gibi toprak damlı evler barındırıyordu, bu estetik zenginlik yoktu. Dolayısıyla bu evler neoklasik sivil mimari örneklerinin Muğla coğrafyası koşullarına uymuş halidir. Napolyon, başlattığı bir akımla Fransa’dan Mısır’a ressam gönderip çizimler yaptırdı, bunlar bir mimari stil olarak çıktı, muğla evleri de bu akımdan etkilenip doğmuştur, kökten beri var olmamıştır. Eskiden kübik bir yapının içinde oturulur kalkılır, uyunur, yemek yenirdi, bu evlerin toprak damı vardı, bu toprak damın altında hayvanlar vardı ve üst kattada insanlar kalırdı. Eski Muğla evleri ise köyden kentsel yaşama geçişin bir simgesidir ve baktığımızda yavaş yavaş işin içine cam girmiştir, büyük pencereler vardır, ahşap, görkemli tavanlar vardır. Dolayısıyla Muğla’da değil de başka yerde olsaydı nolurdu yaklaşımından çok bu şekilde yaklaşmalıyız. Ve eğer biz bugün bu Muğla evlerini görüyorsak bunun sebebi zamanında Muğla’da korumacılığın büyük adımlar atmış olmasıdır. Muğla Türkiye’de şehir bazında koruma altına alınmış tek şehirdir. Ama yine de bir örnek vereyim, eğer bu gün bu Muğla evleri Muğla’da değil de Yunan adalarında olsaydı, müthiş bir turizm olurdu çünkü onlar küçük bir mimariyi bile çok iyi koruyorlar,  bu evleri restore edip yeniden orjinal hallerine getirip dünya turizmine açarlardı, turistlere dikkat çekerlerdi çünkü gelen turistler belli sit alanlarını  yanlarında bir rehberle gelip dolaşırlar ve bu bölgeler çok hassas bölgelerdir. Sit alanlarındaki yaşam malesef çok kötüdür. Belli tipte olumsuzluklar da önyargılar yaratmaktadır, zamanında Muğla’da bu evler bilinçli ellerde olsaydı bu tür kötü yaşamlara terk edilmezlerdi. Bugün, Muğla evleri çok acımasız ve sahipsiz bir duruma bırakıldı.

5) Bu evler yeterince korunabiliyor mu, bugüne kadar, sizin gözlemlediğiniz kadarıyla bu evlere ne gibi zararlar verilmiştir?

Bu evler tabii ki yeterince korunamıyor, çünkü yasalara karşı mevzuatlar çok yoğun ve müthiş derecede para gerekiyor. Bunlar yetmiyor aynı zamanda bu evde yaşayacak insanların bu evleri sevmesi ve bu evleri bir değer olarak görmesi gerekiyor. Bu evlerin ruhuna ulaşmak gerekiyor, o şekilde inanılmaz boyutta bir tat alabiliriz. Ve eğer bu evlere saygı duyup bu evleri seversek, bu evlerde yaşamaya kültürümüz ve ekonomimiz yetiyorsa, ancak o şekilde bu evleri koruyabiliriz.

Şimdi ise bu evleri restore etmek istediğimizde yoğun bürokrasiden dolayı çok fazla yere başvurmamız gerekiyor, halbuki bürokrasi bugünkü gibi ağır ve sıkı değil, aksine daha rahat olmalıdır.  Eğer restorasyon iyi bir mimar denetiminde yapılmadıysa restorasyondan bir hayır gelmiyor, ortaya tuhaf bir şey çıkıyor. Ama eğer iyi bir mimar denetiminde yapılmışsa, bu mimar bu evlerdeki çürümüş taşları dahi doldurup tekrar kullanabiliyor ve bu evlere hiçbir şekilde zarar vermiyor.  Evler bilinçsiz ellere kalırsa, ruhsuzca yıkılıyor, ev ruhunu kaybediyor. Birkaç bilinçli insan biliçli restorasyonlar yapmaya çalışıyor ama ne yazık ki bu insanların sayısı henüz bir elin parmak sayısını geçemedi. İşte bu yüzden bu evlerin yeterince korunamadığını düşünüyorum. Ve zararlar asıl, kaçak olarak evlerin ahşap kısımlarını yok edip yerine beton dökülmesi, kuzul kapıların sökülüp yerine daha dayanıklı olacağı düşüncesiyle demir kapıların yapılması ve estetiklerinin bozulmasıdır. Kahrolası ekonomik kaygıdan dolayı toplumumuzda bir yatırım hastalığı var, “kızıma ve oğluma bırakacağım” derken bir yatırım hastalığı oluşuyor. Kısacası bu evlere şiddetli bir şekilde betonlar ve plastiklerle bozuyorlar, özgün detayları kaybediyoruz ve bozulan taşlar çöpe gidiyor.

6) Bu evlere verilen zararlara karşı ne gibi önlemler alınmalıdır ve bu evlerin restorasyonları hakkında neler düşünüyorsunuz?

Bu evlere verilen zararlara karşı belediye müthiş bir denetim mekanizması koymak zorundadır. Bir şekilde takip edip nerede kaçak bir yapı varsa buna müdahale etmelidir, komşuların birbirini şikayet etmesini beklememelidir, böyle bir kurum yok ama belediyeden bağımsız kurumlar denetlemelidir. Dolayısıyla, entelektüellerin ve gönüllülerin bu evlerin bekçileri olması gerekiyor. Bence bu evlerin bir daha bozulmaması için denetim şart. Ve bu evlerde yaşayan, yaşam derdinde olan insanlar mutlaka bilgilendirilmelidir, sosyologlar tarafından denetim altında tutulmalı ve yaşayanların evle bir problemi varsa, onlara danışmanlar tarafından doğru yollar gösterilmelidir. Ailelerin ekonomik durumlarına göre yardım yapılması gerekiyor çünkü bu insanlar, estetik ya da doğal yaşamı koruma derdinde değil, yaşama derdinde oluyorlar. Restorasyona gelince, bu evlerin restorasyonları zor değildir, çünkü çok ince işçilikler falan yok, ben kendi yetiştirdiğim ekiple on senedir çalışıyorum, yeni işçi almıyorum. Restorasyonlarda, mimar kesinlikle Muğla evlerini her yönüyle çok iyi tanıyor olmalıdır, yapı ustaları restorasyon mantığını iyi bilen ustalar olmalıdır. Bir de mümkünse mimar her gün inşaata uğrayıp yapı çalışmalarını takip etmelidir, uzaktan kumandayla restorasyon olmaz, mesela ben kendi inşaatıma her gün giderim. Eğer bu evler Dünya evrensel gelişmiş restorasyon standartlarına uygun restore edilmek isteniyorsa, kesinlikle bu evleri tanıyan iyi bir restorasyon uzmanı olan şef ustaları olmalıdır. Ve restorasyonlar bir kurumla değil, bir mal sahibiyle yapılmalı, çünkü mal sahibinin özel istekleri o restorasyona renk katar. Ama eğer resmi bir kurumla yaparsak, karşınızda canlı özel bir kimlik olmadığı için restorasyonlar çok ruhsuz olur. Ve bu evlere restorasyon yapmak isteyenlere bürokrasik engeller kaldırılmalı, kültürel seviyeleri yüksek olan kişilerle restorasyon yapılmalı ve ekonomik kaygılar yıkılmalıdır.

7) Eski Muğla evlerinin geniş kitlelerce tanınması için ne gibi çalışmalar yapılabilir?

Bence, hikayesi olmayan bir yer çok bilinmiyor. Burada Büyük Yalan adlı bir dizi çekilmişti, ve o dizinin çekildiği Konakaltı’na gelenler oldu, hikayesi olan yer merak ediliyor ve seviliyor. Buranın dünya çapında tanınmasını istiyorsak, bir hikayesi olması gerekiyor, varsa bir hikayesi geliştirilmesi gerekiyor ki bence buranın birçok hikayesi var. ama yine de böyle bir hikayesi olmasaydı, şu anlatılabilirdi;

“Bu evler 19. yüzyılda adalar üzerinden gelen Rumlar tarafından ve Rumların yaşam tarzlarına göre yapılmışlardır. Bu evler Akdeniz mantığıyla yapılmıştı, burada bir Akdeniz yaşamı vardı. Türkler aşağı bölgelerde, köylü gibi yaşıyor, tarımla uğraşıyorlardı. Muğla’da iki yaşam vardı ve bu insanlar birbirleriyle uyumlu yaşıyorlardı.” Bu evlerin tanıtılması için, Anadolu’nun dağın tepesine kurulmuş bir kent olmadığını, Akdenizliler tarafında inşa edildiğini, bu evlerde akdeniz ruhu olduğunu yaymak gerekir, bu çok önemlidir. Ve bu ilin, Türkiye’nin bir ili olduğunu tanıtmaktan çok, Akdeniz’e uzanmış bir burnun üzerindeki ve bir zamanlar akdenizlilerin inşa edip, yaşadığı bir kent olarak tanıtmak gerekir. Bu evler sağlıklı, bu evler estetik ve bu evler hikayelidir diye anlatılmalıdır.

8) Sizce, eski Muğla evlerinin turizm açısından ülkemize gelenlerce çok tercih edilip, bizlerce değerinin pek bilinmemesine karşın ne gibi çalışmalar yapabiliriz?

Benimle yaptığınız röportaj gibi, bu tür bilgileri sürekli olarak önce yöneticilere sonra halka anlatılması gerekiyor, halka nasıl anlatırız derseniz, kitaplarla anlatılmıyor, halkın bir model görmesi gerekiyor. Mesela biz bir Holandalı’yla bir ev restore ediyoruz, sonra diğer komşuların dikkatini çekiyor. Yani onlara model göstermek gerekiyor, “bu evi korursan böyle bir yaşam vardır, ama korumazsan seninki gibi bir yaşam vardır” gibi. Biz bir restore ederken, diğer komşu komplekse giriyor, kendisininki o evin yanında ahır gibi kalıyor. Ama bu restorasyon bilinçle yapılınca o eve acaip bir ruh geliyor. Bir zamanlarda öyleydi zaten, bir zamanlar bu evde Rumlar yaşıyordu, yan taraftaki şaraphane, bir meyhaneydi, buyrun size hikaye. Bu tip şeylerin bir bir insanlara anlatılması gerekir. Ben restorasyon yaptıkça, bu evlere ne kadar güzel detayların yapılmış olduğunu görüyorum. Bu evler depremlerde hiç zarar görmezler, dayanıklıdır. Eski bir Muğla evinde önce bir yaşlı bir yörük teyze yaşadı, bizim ırkımızdandı, o bu evde yaşarken bu ev ölüm kokuyordu, kir kokuyordu, fare pislikleri vardı, adeta bir terkedilmişlik vardı. Daha sonra bu evde bir Avrupalı yaşadı, baktık gördük ki hemen bir tablo alınıp duvara asılmış, masanın üzerine bir kuzu maketi konmuş, ortalıkta hoş kokulu çiçekler var, ev birden yaşama sevinciyle doldu, yaşam kokmaya başladı. Bu evlerin, turistlerden önce bizim halkımıza anlatılması ve halkımızın önyargılarının kırılması, lafla değil modellerle halkımızın bilinçlendirilmesi gerekiyor. Aslında bunların tek tük başladığı kanaatindeyim, çünkü ben restorasyon yaparken, az önce örnek verdiğim gibi, komşular restore edilen eve bakıyor ve “vay be ev ne hale geldi” tarzı cümleler kuruyorlar.

9) Bu evlerin mimari yönü insan tercihlerini nasıl etkilemektedir?

Bu evler bizi ezmez, beton soğuk, ağır sert bir malzemedir ve onunla yapılmış beton evler asıl bizi ezenlerdir. O evler bizi içine almaz. O evler daha çok tasarlanmış bir fabrika mantığında yapılmaktadır, eski Muğla evleri ise kendi oylumu içinde yapılanmıştır, hep insan ölçeklidir. Sen yürürken nereye sokulmak istersen, seni hep içine alan bir oylum vardır, insanı hep kucaklar, kaybolur gidersin. Ama diğer evlerde, diğer yapıtlarda, o evler sizi içine almaz. Geniş sokaklar sizi kucaklamaz, halbuki eski Muğla’da, evler dar sokakları çevrelemiştir ve giderek bu sokaklar bu evler sizi kucaklar. Kapı aralığından bir evin avlusunu görebilirsiniz. Dar sokaklardan geçerken ister istemez insanlarla yakınlaşırsınız, komşuluk ilişkileri daha gelişmiştir. Uygun bir biçimde, eski Muğla evleri daha dişi, yapılan apartmanlar daha erkektir diyebiliriz. Yani mimari olarak en anlamlı söyleyebileceğimiz şey şudur; yapının ebatları ve biçimi nedeniyle bu yapılar bizi dışlamaz, insan tercihlerini de mimari yönden bu şekilde etkileyebilir.

10) Karabağlar yaylasındaki evlerin Muğla’ya has özellikleri nelerdir?

Karabağlar yaylasındaki evlerin Muğla evlerine benzerliği vardır. Farkı olarak ise, Muğla evleri sokaklar olarak oluşurken karabağlardaki evler tarlalarda tek başınadır. Yapı bakımından ise yağmur dolayısıyla orada ahşap karkas yapı daha çok, bura da ise taş daha çok kullanılmıştır. Evler benzerdir ama nedense aynı ev gibi gelmez insana, demek ki evin tipi yetmez mimariyi tanımlamak için, dokusu da gerekir. Muğla sokaklarındaki bir Muğla eviyle, aynı tipte geniş bir tarlanın ortasına yapılmış ev aynı olmuyor. Her şeyi aynı olsa da ruhu aynı olmuyor.

11) Eski Muğla evlerinin muğlada yaşayanlara bırakabileceği miras ne olabilir?

Her şeyden önce bence bir kimlik bırakabilir. Çünkü, günümüzde nereye gidersen git, apartman dokusu her yerde var. Ben Muğla’da mıyım, Merzifon’da mıyım, Antalya’da mıyım, diyemiyorsun. Sanki mal sahipleri mimarları aynı beyindelermiş gibi, bütün yapı ve malzeme koşulları aynıymış gibi, hiç fark olmadan, her yerde aynı şey var. Dolayısıyla, bir kimlik yok, seni diğerlerinden ayırt edecek bir nitelik, görüntü ya da ruh yok. Etiketleme var, kapı numaran yazılıyor o kadar. Ama “şu özellikteki ev” diye gösteremiyosun, bence en önemli şey kimliktir. Eğer eski Muğla evlerini kaybederse Muğla, kimliğini kaybeder, ki büyük ölçüde kaybetmeye başladı bence. Muğla evleri, Muğla’nın kimliğidir. Mesela Muğla bacası sadece Muğla’da vardır. O bacanın şekli, tepeden bakılınca haç işaretine benzemektedir, kökeni Yunan adalarıdır. Dini bir simgesi vardır. Karadeniz, Akdeniz’den harmanlanmış bu bölge bizim için önemli olmalıdır. Ve eski Muğla evlerinin özellikleri başka bir bölgede yoktur.

12) Bu evlerin insanlara duygusal anlamda hatırlattıkları ve kattıkları nelerdir?

Siz bu evlerin hikayelerini bilirseniz,çok şey katarlar. Mesela örnek vereyim, Muğlada’ki Rumların anılarını dinleyip öyküler yazdım. Köylerden göç edenlerin hikayelerini de dinleyip çeşitli öyküler yazdım. Ve bunları okuyan insanlar bana, “ Ben bu kitabı okuduktan sonra bu evlere farklı gözle bakmaya başladım” dediler. Yani siz bir şeyin öyküsünü, geçmişini bilirseniz, o şey duygu olarak size birçok şey katar. Bilmezseniz, sadece meçhul bir geçmiş olarak kalır sizin için. Eski, toz kokan, tahtakurusu, fare olma ihtimali olan, terk edilmiş, eski püskü bir evdir. Çünkü biz o evin içinde ne yemekler yendiğini, ne gibi sevinç ve dramların yaşandığını, ne aşkların geçtiğini bilmezsek, onlarla empati kurmazsak, bu yuvanın kabuğunu anlayamayız. Yuvayı oluşturan o yaşamlardır ve yaşama kabukluk eden de bu evlerdir. Dolayısıyla kabuğu anlamak için, orada neler yaşandığını bilmemiz gerekir. Ve duvarlar konuşmaya başlar sonra size fotoğraflar göstermeye başlar. Aksi takdirde onlar sadece taştır. Bu evler bizim için “sök gitsin ne olucak” düşünce kalıbında olmamalıdır, değerli olmalıdır. Bizim halkımızın önündeki ruhsal perdeden derine gitmeliyiz, Hiçbir şey yüzeyde kalmamalı. Aksi takdirde bu evlerden nasibimizi alamayız, bu evler bizim için taştan tuğladan ibarettir, hatta hurdadır.

Yoruma kapalı.