Salı,17,Temmuz,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » 2014 Röportajlar » Geçmişe Yolculuk – Röportaj
Geçmişe Yolculuk – Röportaj

Geçmişe Yolculuk – Röportaj

2014 Yılı 7. Fethiye Uluslararası Kültür Sanat Günleri RÖPORTAJ YARIŞMASI

RÖPORTAJIN ADI: GEÇMİŞE YOLCULUK

OKUL: Fethiye Endüstri Meslek Lisesi

ÖĞRENCİLER: Erhan KORKMAZ, Vural ÇOBAN

ÖĞRETMEN: Yüksel UYSAL

GEÇMİŞE YOLCULUK

Bize röportaj yarışması duyurulduğunda hepimizi bir telaş kapladı. Öyle bir şey yapmalıydık ki sonucu etkileyici olmalıydı. Ve düşünmeye Fethiye’mizden başladık. Dışarıdan gelen bir turiste sorduğumuzda Fethiye’miz adına birçok övgü alabiliriz. Bu övgülerin en başında da herkesin bildiği üzere tarihi yapıtlar, devasa yazıtlar ve geçmişe yönelik kazılar bulunmakta. Biz de bunlardan yola çıkarak Fethiye’mize ait arkeoloji müzesini ziyaret etmeye karar verdik.

Salı günüydü. Dışarıda aşırı derecede bunaltıcı sıcaklık vardı. Kendimizi müzeye nasıl attığımızı dahi bilemedik. Müzeye girdiğimiz anda görevliye, Fethiye Endüstri Meslek Lisesi’nden geldiğimizi, bir röportaj yarışması için arkeolog olan Müze Müdürü ile görüşmek istediğimizi belirttik. Kısa bir telefon görüşmesinin ardından arkeolog olduğunu sonradan öğrendiğimiz bir bey bizi geri çevirmeyerek odasına davet etti.

Biz sert bir devlet adamı beklerken ki, öğretmenlerimiz haricindeki devlet adamlarının sert olduğunu düşünüyorduk, karşımızda 27-30 yaşlarında, neşeli, konuşkan ve karşıdakine güven veren bir mizaca sahip yakışıklı bir adam vardı. Kendimizi tanıttık. Muhatabımızı tanıdık. İsmi Deniz Ongun’du.

Müzesini tanıtmaya istekli olduğu her halinden belliydi. Biz de “Müzemiz, insanların ne kadar ilgisini çekiyor? “ sorusuyla işe başladık.

Deniz Ongun Bey, yerinden biraz hareketlenerek konuşmaya hazırlandı. “İlkokul öğrencileri düzenli olarak müzemizi ziyarete geliyorlar. En çok sordukları şey ‘altın paralar’ oluyor. Genelde dikkat ettikleri paralar oluyor. Ve bizim toplumumuzda altına ve paraya karşı büyük bir ilgi var bu çocukluktan itibaren aile yapısıyla da ilgili bir şey herhalde. Örneğin büyüklerimiz yanımızda ‘altın değerlidir’, ’para değerlidir’ tarzında muhabbet yaptıkları için çocukların da ilgisini ilk çeken şey paralar oluyor ama aslında burada dikkat edilmesi gereken şey heykeller olmalıdır. O yüzden çocukların arkeolojiyi hem tanıması hem de anlaması için Avrupa Birliği ile bir proje geliştirdik geçen seneden. Ve 17 bin çocuğa ulaştık. Çocukları buraya getirip bir yıl kadar eğitime tuttuk, Onlara oyunlar oynattık, öğlen yemeğine eski antik kentlerimize götürdük. Hatta o projenin ayrıntılarına ‘ışıklarülkesiaydınlatmak.com’dan ulaşabilirsiniz.” Sohbet koyulaşmaktaydı arkeoloğumuza “Peki neden “ışıklar ülkesi?” diye sorduk. Bunun üzerine arkeoloğumuz “Biliyorsunuz Likya’nın eski ismi antik dönemde ‘Işıklar Ülkesi’ydi. Coğrafi terim olarak da güneşin çok olduğu yer anlamına gelir.” cevabını verdi. Bizler şaşkın halde projenin ayrıntılarını merak ederek “Peki projenize biraz daha değinir misiniz?” dedik. Düşüncelerini aktarma heyecanıyla arkeoloğumuz devam etti.” Tabii ki de. Ne kadar başarılı olduk derseniz bu eğitimin bir sürekliliği olamadı. Bir süre yaptık ve çocuklar biraz anladı çünkü yerinde gördü ve biz anlattık. Aynı size şuan anlattığımız gibi. Ama bunun eğitim sisteminde yer alması gerekir. Bana göre 3. sınıftan itibaren çocuklarımıza ‘ilk çağ’ dersi verilmelidir. Onlara milattan önce, milattan sonra, ilk insan, ilk çağ hepsi öğretilmelidir. Sonra Osmanlı dönemi vb. çağlara geçilmelidir diye düşünüyorum. Mesela müzeye geldiğinizde oradaki yazılanların ne olduğunu anlasanız bile beyninizde tekrar edemeyeceksiniz. Çünkü önceden temeliniz yok. Benim de yoktu taa ki arkeolojiye gitmeden önceye kadar.” Birden çalan bir telefon ve yapılan kısa bir görüşme az da olsa dikkatimizi dağıtıyor.

Müdürümüze telefon görüşmesi sonrası farklı bir soru yöneltiyoruz. “Çağımızda eskiye oranla müzeye ilgi nasıl?” Arkeoloğumuz sanki bu soruyu bekler gibi bize baktı ve konuşmaya koyuldu. “Şimdi şöyle diyeyim bizim Fethiye müzesi olarak ziyaretçi sayısı istatistiklerimiz vardır. En çok kim geliyor, kim gidiyor. O yüzden yabancılar ve Türkleri karşılaştırdığımız zaman müzemize gelenlerin %90’ı yabancı özellikle yaz aylarında oluyor. Kış aylarında turistler buradan dağılıp gittiği zamanlarda, Türkler pek gelmiyor. Yani gelseler de paralı olduğu için gelmekten kaçıyorlar. ”Bir sitem hisseder gibi olduk. Az çok Deniz Ongun’u anlayabiliyorduk. O ise herkese bilgilerini ve çalışmalarını anlatmak istiyordu. İnsanların bilgi sahibi olmalarını tarihi bilince sahip olmalarını istiyordu. Özellikle de kendi halkının.

 

Konuyu biraz değiştirerek ön bilgi edindiğimiz röportajımızın ana teması olan ilgi çekici bir soruyu sorduk arkeoloğumuza. “Duyduğumuza göre müzemize sırrı çözülememiş bir yazıt gelmiş bu eser hakkında bilgi verebilir misiniz?” Ne demek istediğimizi anlar biçimde kafasını salladı. Sanki bu soru ona daha önceleri defalarca sorulmuş gibiydi. Başladı anlatmaya. “Evet sizin bahsettiğiniz Letoon’dan gelen üç dilli bir yazıt bu. Letoon kazısından çıkartıldı. Çözülememiş değil de kısmen çözülememiş bir yazıt dersek daha uygun olur. Likçe daha çözülmemiş bir yazı. Antik dönemlerden daha çözülememiş bazı yazılar vardır mesela Firiklerin yazıları yeni yeni çözülmekte, Likya çalışılıyor hemen hemen çözüldü sayılır.” Bunun üzerine “Peki sizce bu yazıt neden daha önemlidir?” diye sorduk. Arkeoloğumuz “Çünkü üç tarafında da aynı şeyden bahsediyor. Yani Aramice yazılmış, Likçe yazılmış ve Grekçe yazılmış.” Çok ilgimizi çekmişti taşın üç tarafında da farklı dillerde aynı şeyden bahsedilmiş olması. Araştırma sonuçlandığında bahsedilen şeyin ne olduğunu öğrenmek için heyecanlandık. Bunun üzerine taşla ilgili birkaç soru daha sormak üzere dikkatimizi toplayarak “Hangi zamanda çıkarılmıştır ve hangi döneme aittir?” diye sorduk. Deniz Ongun bir iki belgeye göz gezdirdikten sonra konuşmaya başladı.

Evet. 1973 yılında ortaya çıkarıldı. Helenistik dönemine aittir. ”Son bir kez daha “Taşla ilgili ne gibi çalışmalar yapılıyor” diye irdeledik.” Şimdi o taşla ilgili bazı akademisyenler dil üzerine çalışıyorlar. Avustralyalı bir profesör vardı çalışan. Hatta buraya araştırma yapmaya 2 yıl önce gelmişti ufak bir görüşme yapma imkanımız olmuştu. Ama daha sonuçları yayımlanmadı. Çünkü bir dili çözmek çok zor iş. Likya’da hemen hemen çözümü bitmek üzere o yazıt da anahtar oldu bize. Çünkü bir dili çözmek için aynı konuyu anlatan bir yazı olması lazım kenarında. Bu da bizim için şans. Üç dil yazıt üçü de aynı şeyi anlatıyor. Çözüm için bu durum bilim kişilerine yardımcı olacaktır. Ayrıca gençler, aynı taş üzerinde üç farklı dil olduğuna göre, o dönemde farklı dili konuşan insanlar bir arada birlikte yaşıyorlarmış.” Biz de içimizden demokrasi işte bu diyoruz. Gayet anlaşılır ve sürükleyici konuşmasıyla kendini zevkle dinletiyordu Deniz Bey.

Arkeoloğumuz bize bir şeyler ikram etmek istedi. Bizse sadece çay içebileceğimizi söyledik. Kısa bir çay molası sonrası aklımızdaki başka bir soruyu yönelttik. “Pekala Fethiye’de ‘antik tiyatro’ çalışması hakkında ne düşünüyorsunuz?” Halkın gözü önünde yapılan bir çalışma olması bizi bu soruyu sormaya yönlendirmişti. Arkeoloğumuz da çayından bir yudum daha alarak soruyu kafasında bir kez tarttıktan sonra “Şu anda orada bir restorasyon çalışması var. O tiyatronun büyük bir kısmı toprak altındaydı ve zaten taşların bir kısmı sanırım Osmanlı döneminde başka yapılarda kullanılmış eksik bir tiyatroydu. Şimdi burası ihaleye verildi. Dört milyon euro küsur bir ihalesi var. Sözde temmuz, haziran gibi bitmesi gerekiyordu ama bir yıl kadar uzatıldı diye biliyorum, umarım seneye antik tiyatroyu görebileceğiz.”

Pencereden sızan güneş ışığı önümüzdeki çalışma masasına düşüyordu. Bir an için her şey nasıl tekrar restore edilir diye düşündük. Bir eser restore sırasında özünde neler kaybedebilirdi. Ya da estetikliğine neler kazanırdı. Türkiye sınırları içinde tarihi ve arkeolojik yapıtları ele aldığımızda birçok şey yapılabilirdi aslında. Zamanında birçoğu harap olmasaydı. Biz böyle çelişkilere içinde, bir soru daha yönelttik uzmanımıza. “Malum eskiye oranla teknoloji gelişti, kazılarda veya araştırmalarda teknoloji işinize ne gibi kolaylıklar sağlıyor?” “Biz arkeolojide teknolojiyi çok güzel kullanıyoruz. Artık jeoradar diye bir sistemimiz var. Yerin altını ölçüyoruz ve yerin altında bir yapıt kalıntısı varsa makine gösteriyor. Şuan çok pahalı bir sistem ama yavaş yavaş ucuzlayacaktır. GPS’lerle nokta alarak, jeoradar yapıyoruz ama biz diğer insanlar gibi detektör falan kullanmıyoruz. Ancak, televizyon kanalları da bizi desteklemiyor. Geçen kanalın birinde detektör reklamı yapıyorlardı. Devlet hem kendini korumak için yasak getiriyor, hem de detektör reklamına izin veriyor.” Etrafı bir sitem bulutu kaplamıştı.

Konuyu değiştirmeye karar verdik ve sorumuza şöyle yönelttik. “Bildiğimiz üzere bugünümüz, yarınımızın geçmişi. Sizce bugünlerimiz asırlar sonrası için ileriye ne gibi kalıntılar bırakır ve o zamanlarda arkeoloji ne gibi çalışmalar yapabilir?” Biraz felsefe sorusuna benzer merakımız, uzmanımızı ilgilendirmiş gibiydi. Beden diliyle soruya aç bir izlenim veriyordu. Bizse soru sormaktan memnunduk. “Şimdi asırlar sonrası, insanlık hızlı ilerliyor diyoruz da, bizim şu anlık dönemimizle asırlar öncesinden çok farklı ve ilerisi içinde çok farklı olacaktır. Şimdiki dönemimiz asırlar öncesine çok tuhaf geliyor. Ama ilerisi için şu an dijital olarak her şeyi alabildiğimiz için rahat olacaktır. Asırlar öncesinin kalıntılarını yazılarla buluyorduk. Ama asırlar sonrası bile asırlar öncesini rahatlıkla dijital ortamdan her türlü bilgiyi elde edebilirler.” Cevap bizi tatmin etmiş gibiydi. Hemen bir soru daha ekledik.  “Yetişkinlere ya da öğrencilere önermek istediğiniz bir kitap var mıdır? ”Biraz düşündükten sonra arkeoloğumuz “Ben aslında öğrencilere mitoloji kitaplarını önermek isterim. Özellikle ‘Şefik Can’ın mitoloji’ kitabını okumalarını isterim. Daha çok masal tarzında yazılmış bir kitaptır.” Arkeoloji bilimiyle ilgilenen bir kişinin mitolojiden bahsetmesi pek şaşırtıcı değildi doğrusu. Devamında “geçmişe baktığımız zaman yapılan birçok heykelin tanrısallaştırılmış birer mitoloji olduğunu fark ederiz” dedi uzmanımız.

Röportajımızın sonuna gelmek bizi üzmüştü. Biz röportaj yapalım diye çıktığımız yolda güzel bir adam ve Anadolu tarihinin başlangıcına ait değerli bilgilerle karşılaştık. Bizi misafir eden genç arkeolog Deniz Ongun her defasında tekrar tekrar uğrayabileceğimizi vurguluyordu. El sıkışarak odasından çıktık. Aşağıda tarihi eserlerle anı olsun diye fotoğraflar çekindik. Ve müzeden ayrılırken oradakilere en içten dileklerimizle teşekkür ettik. Her birimiz geçmişe doğru yolculuk yapmış gibiydik. Muhakkak ki, geçmişini bilmeyen, geleceğini göremez.

Yoruma kapalı.