Cumartesi,13,Ocak,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » 2014 Röportajlar » Görüntülerin Yönetmeni – Röportaj
Görüntülerin Yönetmeni – Röportaj

Görüntülerin Yönetmeni – Röportaj

2014 Yılı 7. Fethiye Uluslararası Kültür Sanat Günleri RÖPORTAJ YARIŞMASI

RÖPORTAJIN ADI: GÖRÜNTÜLERİN YÖNETMENİ

RÖPORTAJIN KONUSU: Görüntü yönetmeni Aytekin Çakmakçı ile görüşerek hayat hikâyesi, başarıları ve görüntü yönetmenliği hakkında bilgi alındı.

RÖPORTAJIN AMACI: Aytekin Çakmaçı’nın başarıları ve bu başarılara ulaşırken izlediği yollar, karşılaştığı güçleri öğrenmek ve bu başarıları örnek almak.

OKUL: Fethiye Belediye Fen Lisesi

ÖĞRENCİLER: İpek TEKİN, Muzaffer Atakan ÖZSOY

ÖĞRETMEN: Cüneyt KÖSE

GÖRÜNTÜLERİN YÖNETMENİ

Liseler arası kısa film yarışması öncesi bir görüntü yönetmeninin Fethiye Kültür Merkezi’nde vereceği seminere katıldık. Sahnedeki kişi güler yüzü, babacan ve içten konuşmaları ile hemen ilgimizi çekti. Kimdi bu? Gözlerinde başarmanın verdiği özgüven,  konuşmalarında bilgelik vardı, dünyayı bir başka görmeyi anlatıyordu, renklerin ruhları olduğundan bahsediyor onları hissettirmeye çalışıyordu. Dünyanın başka mecralarına akıyorduk, sanki gölgeler dile gelmişti; cisimlerin başka taraflarını, o zamana kadar göremediğimiz yönlerini, duyamadığımız seslerini bize gösteriyordu. Aydınlık ile karanlık arasındaki o griliğin başka anlamlarının olduğunu görüyorduk.  Sahnedeki masanın hatları daha belirginleşiyor, perdenin üzerindeki kıvrımlar ve gölgeler başka bir mana ifade ediyor; birden canlı kanlı varlıklara dönüşüyorlardı. İlk kez o zaman cansız varlıklarında duygularının olduğunu görüyoruz. Bakmakla görmek arasındaki farkın farkına varıyoruz. Peki, kimdi bu adam? Görüntü yönetmeni Aytekin Çakmak.

Araştırıyoruz altmış beş yıllık ömre yüze yakın sinema filmi, otuz civarında televizyon dizisi görüntü yönetmenliği sığdırmıştı. Bunlardan bazıları; Yılanların Öcü, Muhsin Bey, Mum Kokulu Kadınlar, Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri, Biri ve Diğerleri, Kan, Uzlaşma, Düttürü Dünya, Sen Türkülerini Söyle, Işıklar Sönmesin, Prenses, Kurt Kanunu, Bir Avuç Gökyüzü, Arabesk sayılabilir. Televizyon dizilerinden bazıları; Yaprak Dökümü (TRT) Baba Evi, Şehnaz Tango, Yeni Hayat, Benimle Evlenir misin, Deniz Gurbetçileri… Otuz civarında üniversite ve sinema kurslarında workshop (fikir üretme toplantısı) ve seminer, Marmara Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümünde dört yıla yakın görüntü yönetmenliği ve televizyon teknik dersleri. Sinema sektöründe Altın Portakal, Altın Koza, Altın Kelebek ve TV ödüllerini sığdırmış.

Neydi o sinema biliyor musunuz? Temelinde yatan yanılsama. Evet, doğru duydunuz. “Yanılsama”. Bu yanılsama ki yıllarca insanları büyük bir tutku ile beyaz perdeye bağladı, milyonlarca dolar yatırımlar yapıldı. Yanılsamayı bilerek ya da bilmeyerek birçok film, milyonları aşan seyirci kitleleri ile hasılat rekorları kırdı. Acaba bir yanılsamanın farkında değiller miydi? Ya dünyanın çeşitli ülkelerinde her yıl Altın Ayı, Oscar, Cannes, Altın Portakal ödüllerinin dağıtılması? Peki, birçok Hollywood ve Yeşilçam yıldızlarının hepsi bu yanılsamanın eseri değil mi? Yani “sinemanın temelinde yatan yanılsama, beynin gözün ağ tabakası üzerine düşen görüntünün kaybolmasından sonra da kısa bir süre algılamayı sürdürmesi ve ardışık ağ tabaka görüntülerini, hareket eder biçimde algılaması olgularına dayanır.” Başlangıçta deney ya da basit eğlence türü olarak görülen sinema hızla artan ilgi karşısında geniş salonlarda kitlelere hitap etmeye başladı. Daha sonra ise yedinci sanat olarak dünyadaki yerini aldı.

Bir zamanların orta oyunları, Hacivat-Karagözleri, meddahları yerini sinemalara bıraktı. 60 ve 70’lı yılların vazgeçilmezleri olan yazlık sinemalar, Yeşilçam filmleri sarmıştı insanları. Herkes büyük bir heyecanla beklermiş o sıcak yaz akşamlarının açık hava sinemalarını. Ya o afişlerle birlikte çığırtkanların mahalle mahalle, sokak sokak çocukları arkasına takarak dolaşmaları… Komşular akşamları toplanır sevinç içinde o yeni yüzyılın büyülü perdesine giderken, bir başka duyguya bürünürlerdi. Sevdikleri, yerlerinde olmak istedikleri ulaşmaları imkânsız olan o hayâl dünyasında kendilerine bir an da olsa yer bulabilmek için… Gazozlar açılır, ay çekirdekleri çıtlatılırdı. Ya o acıklı sahnelerde ağlamalara ne dersiniz? İnsanlar hem mest olmuş bir halde hem de o bir zamanların komşulukların, dostlukların yoğun olduğu duyguları yaşayarak gelirlerdi evlerine. Ama onlar da farkında değillerdi aslında bir yanılsama içinde olduklarını.

O yedinci sanat tanıtmıştı onlara Yılmaz Güneyleri, Cüneyt Arkınları, Fatma Girikleri, Türkan Şorayları… Kimi hayallerini süslerken, kimileri ise ailelerinden birileri oluvermişti. Ya peki Tarkan, Habababam Sınıfı, Neşeli Günler, Mavi Boncuk,… Filmlerde kendilerini bulmuşlardı. Kameranın gözünden bakıyorlardı dünyaya o zamana kadar bakmadıkları bir gözle. Sanki kamera kendi gözleri oluvermişti.  Bu büyülü dünyanın içine girerek hayallerini süsleyen artistler yanlarında oynamaya, hayallerini kurdukları yaşamı yaşamaya başlamışlardı. Aslında bu da başka bir yanılsamaydı. Yaşamak isteyip de imkânsız olduğunu bile bile artistlerin yerine kendilerini koyarak, o beyaz perdenin büyüsüne kapılıp hayallerinin gerçekleştiğini zannediyorlardı belki de. Dostlukların, yardımlaşmaların henüz bitmediği, insanların bir birlerine yabancılaşmadığı,  bencilliğin yaşam tarzı olmadığı, yalnızlaşmadığımız günlerdi. Mahalleli ile birlikte yan yana izlenilen, birlikte ağlanan, birlikte gülünen o yazlık sinemalar şimdi yok. Onun yerine herkesin kendi evine çekilip mahalleyle bağlarını kopartan kimi zaman evindeki bireylerinden bile uzaklaşan insanların zamanlarını hoyratça çalan o sihirli kutu yani TV ile de bütün o beyaz perdenin büyüsü bozuldu. Tıpkı o sıcak komşulukları ve paylaşımları bozduğu gibi.

Bu araştırmalar sonunda Aytekin hocamızla röportaj yapmaya karar verdik. Vakit kaybetmeden okulumuza davet ettik, bizi kırmadı. Birçok başarıya imza atmış Aytekin hocamız karşımızda görünce soracağımız bütün sorular aklımızdan uçup gidiyor. Şaşkınlığımız ve heyecanımızı bir kenara itip ilk sorumuzu yöneltiyoruz: Kendinizi kısaca tanıtır mısınız? “1949 yılında Trabzon’da doğdum. Babam kaptandı, İstanbul’a tayini çıktı. Babamın kaptan maaşı çok kısıtlıydı. Ay sonunu zor getirirdik. Bu nedenle de ilkokulda iken ağabeyim ile birlikte evimize yakın şeker fabrikasından şekerleme alır, birlikte satardık. Sonraları niyet çektirerek okul masrafımızı çıkarırdık. Büyüdükçe arabayla kavun karpuz satmaya başladık. Kahve ve elektrikçi çıraklığı, tuğla fabrikasında tuğla istifçiliği gibi işlerle uğraştık.” Hocamız bunları anlatırken bir yandan da gözlerinde o zor ve çalışmakla geçen çocukluk yıllarının yorgunluğunu -her ne kadar bize hissettirmese de- gözlerinden okuyorduk.

Sinema ile nasıl tanıştınız diye sorduğumuzda gözlerinde bir anda bir ışık parladı, çocukluk anılarından sıyrılıverdi ve tekrar yanımıza döndü. Sorduğumuz sorunun hayatında ne kadar önemli bir yer tuttuğunu anlıyorduk. “Lise yıllarında bir arkadaşım ‘Kamera ikinci asistanlığı için biri aranıyor. Çalışır mısın? Hem para kazanır hem de fotoğrafçılığı öğrenirsin.” dedi.  Fotoğrafa ilginiz var mı diye soruduğumuzda ise ”Benim fotoğrafçılığa ilgim çoktu ama hiçbir şey bilmiyordum. İlk kez sünnet düğününde ağabeyim bakalit bir fotoğraf makinası hediye etmişti, fotoğrafçılık da oradan kanıma girdi. Bu tutku ile işe başladım. O yaz, ‘Yalancı’ ve ‘Kumarbaz’  adlı iki film çalışması yaptık. 1965 yılıydı ve siyah beyaz filmlerdi bunlar. Filmlerde İzzet Günay, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit oynuyordu.” Hocamızın gözlerindeki o ışık daha da belirginleşerek anlatmaya devam etti. “Sonra okul başladı, babam, okula dedi, ben bu işe devam edeceğim, dedim. Babamın ataerkil bir yapısı vardı, bana kızıp ailenin yüz karası, abilerinin hepsi okudu, oraya gidenin akıbeti belli değil.  Senin ne idüğü belirsiz bu dünya da ne işin var, dedi.”  Bunları anlatırken yüz ifadesinden o anı tekrar yaşadığını fark ettik. “Ben bu işe devam edeceğim, dedim. Bunun üzerine babam daha da köpürdü, kovarım seni, dedi. Kararlı olduğumu görünce de beni evden kovdu.” Nasıl bir tutku, nasıl bir aşkla bağlanmaktı bu, o kırılamaz, hatta aşılması zor ataerkil babaya on altı yaşındaki bir çocuğun yüreğiyle karşı koyması. İnsanların karşısına çıkan fırsatlar mı, yoksa zorluklar karşısında boyun eğmeden verilen mücadele mi insanı başarıya görüyordu? Sohbetimiz boyunca da bu sorunun cevabını aradık.

Evden kovulunca ne yaptığını sorduk. “On yedi gün Erman Film deposunda yattım kalktım.   Akşam kapıları üzerime kapatıyorlardı. Sabah onlarla beraber sete gidiyordum on sekizinci gün eniştem sete geldi, çabuk eve git baban kalp krizi geçirmiş, dedi. Ben de apar topar eve gittim. Babam üzerinde çizgili pijaması, atleti ve ataerkil tavrıyla oturuyordu. Beni kandırdınız, dedim bunun üzerine babam: ‘Otur oraya b… iyenin uşağu anan üzülüyor, ne b… yiyorsan ye ama bu eve yatmaya gel’ dedi. Zaten hayatımda ilk kez başka bir yerde yatıyordum, annem bir yanda hüngür hüngür ağlıyordu.” Bunları anlatırken o yıkılmaz sanılan ataerkil gücü yıkmanın verdiği başarma azmini de gözlerinden okuyorduk. Belki de bundan sonra önüne çıkacak her engeli aşma gücünü de burada kazanmıştı, kim bilir?

Yüzüne tatlı bir gülümseme kondurarak, geçmişi tekrar yaşayarak anlatmaya başladı.  “Benim çalıştığım filmler mahallede oynamaya başlayınca annem ve babam tebrikler almaya başladı. Herkes ‘Oğlun adam olmuş, meşhur olmuş. Kartal Tibet, İzzet Günay, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik’le ismi yazıyor’ deyince hoşlarına gitti. Aslında öyle değildi; İzzet Günay ismi Jeneriğin en başında yazarken benimki altlarda yer alıyordu, ben kamera ameleliği yapıyorum. Bu laflar babamın hoşuna gitmeye başladı, her ne kadar o kuralcıtavrından taviz vermemeye çalışsa da bunu seziyordum.” dedi. Hocamız bunları anlatırken,  bir yandan da bize hayallerinizin peşinden ne pahasına olursa olun koşmamızı öğütlüyordu.

Bu alanda başarılı olmayı neye bağlıyorsunuz diye sorduğumuzda ise “Aslında ben fakir mahallede büyüdüm, babamın durumu iyi olmadığı için yazları çalışıyordum. Annem ile babamın hem ekonomik hem de kültürel yönden beni kitap okumaya yönlendirecek durumları yoktu. Çalıştığım yerde çok okumuş, kültürlü ve saygı değer birisi olan ustam Kriton İlyadis bana bir kitap verdi al oku dedi. Ben de nezaketen kitabı alıp eve gittim, okumaya başladım ama sevmedim kitabı. Onar sayfa onar sayfa atlayarak okudum. Sorarsa da bir yerden sallarım dedim.  Ertesin gün kitabı, verdim okudun mu? dedi. Okudum, dedim, okumadığım yerden soru sordu. Çok utandım, yerin dibine geçtim çünkü ustaya sonsuz saygım vardı. Ustam, al bu kitabı eve götür yeniden oku; dedi. Aldım kitabı, eve gittim nokta virgülüne kadar ezberledim. Geldim, soru sormuyor, konu açıyorum, kapatıyor. Hep başka şeylerden bahsediyor. Ertesi gün başka bir kitap verdi; yine alıp okudum, yine kitap ile ilgili bir şey sormuyor. Bu birkaç böyle devam etti. Sonra ben para verip kitap almaya başladım, arada o kitap getiriyor. Gün geçtikçe benim kitaplık büyümeye başladı, derken ben kitap okumaya alışmış ve ihtiyaç hissetmeye başlamıştım. Kitap okuma görev olmaktan çıkmış, bir alışkanlığa dönüşmüştü. Birkaç sene sonra ustama neden verdiğin kitaplardan soru sormadın diye sorduğumda ise ‘Aytekin ben seni imtihan etmek için kitap vermedim, sana kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için verdim.’ dedi. Bundan sonra düzenli şekilde kitap okumaya başladım.” dedi. İnsan hayatında kararlı olmanın yanında tesadüfler ve bunları değerlendirmenin önemli olduğunu anlıyoruz. Tıpkı Kriton İlyadis’in hocamızın karşısına çıkması gibi. Hocamız büyük bir minnetle sözlerine devam etti “Bana sinema ödülü verildiğinde, eşime teşekkür ettim,  bir de bana okuma alışkanlığı kazandıran ustam Kriton İlyadis’e…” Yıllar sonra onur ödülünü alırken ustasını unutmayan hocamızın vefalı davranışı bizi etkiliyor.

Bu kitaplar ve okuma alışkanlığı size ne kazandırdı dediğimizde ise “Ustam bana teknik kitaplar vermiyordu; hayata, okuma adına çeşitli evreleri anlatan kitaplar, vizyon geliştiren romanlar veriyordu. Şimdi düşünüyorum, eğer bana mesleki kitaplar verseydi ben bugünkü mesleki kariyerimi elde edebilir miydim? Yahut şu an ulaştığım vizyonu ulaşabilir miydim? Pek sanmıyorum.” dedi. Bu cevabı bizi çok şaşırttı. Nasıl olur da meslek kitapları insanın kariyerini etkilemez? “İnsanların sırf meslek kitaplarıyla bir yere gelebildiklerine inanmıyorum. Bir mesleği ilerletebilirsin ama evrensel düşüncelerle zenginleştirdiğin takdirde o konuda daha iddialı, üretken ve yetkin olabiliyorsun. Bence her meslek grubunun alt kültürünün yüksek olması gerekir.” dedi. Yüzümüzdeki ifadeden kafamızın karıştığını anlayınca bilgece sözlerine devam ediyor: “Değişik kitaplar okurken bir yandan da mesleğim ile ilgili kitaplar da okumaya başladım. Mesleğimle ilgili dünyadaki gelişmeleri yakından takip ediyordum.” Bu cevap kafamızdaki eksik parçayı birleştiriyordu. İnsan eğer iddialı ve yetkin olması gerekiyorsa, hem mesleki hem de evrensel değerler konusunda bilgili olması gerektiğini başarının anahtarının da aslında orada yattığını anlıyoruz.

Bize dönerek “Ben yıllarca da üniversitelerde öğretmenlik yaptım, öğretmen sadece kendi dersi ile ilgi olmamalı, güzel sanatlara da ilgi duymalıdır. Tiyatroyu, müziği, resmi takip etmelidir. Ayrıca sadece dersleri ezberleyerek, okuyarak yüksek not alan öğrenci değil, dünyayı iyi algılayan, yorumlayan, evrensel düşüncelerle zenginleşen, entelektüel olmasa da aydın olmayı beceren öğrenci olmalıdır.” Hocamızın bu sözleri bize hayata başka pencereden bakmamızı sağlıyor. Başarının sadece derslerde alınan sayısal değerlerle ölçülmemesi gerektiğini anlıyoruz

Mesleğinizde nasıl yükseldiniz diye soruyoruz. Büyük bir sevgiyle anlatmaya başlıyor. “Afiş fotoğrafçılığı ile uğraştım, bu bana koreografi ve öykü yaratmama katkı sağladı. Reklam kameramanlığı, ardından drama görüntü yönetmenliğine başladım, bu apayrı bir dünya idi.  80’lerin başında drama çekmeye başladığımda herkes şöyle bilirdi: Işıkla aydınlatılan yerde oyun verilir ve orada oyun kurgulanırdı. Bana göre ise tam tersi ışıklandırılan tarafın gölgede bıraktığı yerler, beyindeki duyguları etkiler. O, ışığın gölgede bıraktığı yer, aslında gerçeği anlatan kısımdır, diye düşünüyorum; hala da bu kanıdayım. Yani farkındalığı fark etmektir. Gözlerini kapadığında kulağın ile görebilmek, dokunma ile görebilmek, damak tadı ile görebilmek ve hissedebilmek. Bu gözle görmeye başladığın takdirde kendini aşmışın demektir. O zaman çevrene özellikle gençlere verebileceğin birçok değerlerle yüklüsündür. Farkındalığı yakalayabilmişsen o zaman dağıtabilir hale gelirsin.” Bu bilgece sözler bizi bulunduğumuz noktadan alıyor ve gözlerimizi kullanmadan dünyayı kulağımızla, elimizle hatta dilimizle görmeyi ve yeniden tanımayı öğreniyoruz.

Bir drama sahnesi çekerken nelere dikkat edersiniz diye soruyoruz yine başka bir boyuta geçerek şiirsel bir tını ile anlatmaya başlıyor: “Bir drama sahnesi çekerken şöyle diyorum kendime; “Aytekin burada müzik yok, metin yok, konuyu görüntü ile anlat. Işık ve kişiler o atmosferin içinde bunu bir biçimle anlatıyor. Göz, alıp beyine veriyor, beyin de duyguları etkiliyor. O duyguları yakalayarak görüntü ile hikâye oluşturuyorum.” Nasıl bir hayaldir bu sadece görüntü ile beyni ve duyguları etkilemek? Muhsin Bey, Yılanların Öcü gibi büyük yapıtlara imza atmanın sırrı, herhalde başka gözle görmek ve farklı hayaller kurmaktan geçiyor.

Peki, sanatçı kaprisi ile karşılaştınız mı ve sizin müdahalelinize karşı çıkanlar oldu mu? “Bu yolda yürüdüğün müddetçe sana karşı çıkanlar olacaktır. Kimi şımarıklığından kimi ukalalığından, kimi kendi yerini korumak istediğinden, bir şekilde sana karşı çıkanlar olacaktır ama bu seni durdurmalı. Ben yine arayışlarımı ve becerilerimi ortaya koymaya çalıştım, yani hiçbir şekilde o inatçı tarafımın kırılmasına izin vermedim.” diyor. Biraz düşündükten sonra devam ediyor. “Ben görüntü yönetmeliğine başladığımda dünyada empresyonizmle doğallığın harmanlandığı sinemaya ait özel bir üslup oluşmuştu, bunu uygulamak istiyordum. Türkiye buna henüz hazır değildi, o sıralarda klasik görüş egemendi. Ben başladıktan sonra karşı çıkanlar oldu, toplantılar yapıp böyle yapmamam gerektiğini söyleyenler oldu. Ben yine devam ettim, ben devam ettikçe bir sonraki işin çıtasının yükseldiğini gördüm. Bunlar iyi bir yolda olduğumu söyleyen işaretlerdi. Dolayısıyla benim azmimi kamçıladı.” Hocamız önüne çıkan engellere karşı vermiş olduğu inatçı mücadele ile, daha on altı yaşındayken gösterdiği duruşuyla bu başarılara ulaşmanın ilk adımını atmıştı.

Çektiğiniz filmler içinde sizi en çok etkileyenler hangileri diye sorduğumuzda ise “Muhsin Bey, gerçekten başarılı bir çalışmaydı. Ama her çalışmamda şaheser bulmadım; beğendiğim oldu, beğenmediğim oldu. O günün koşulları, yönetmenin iştahı, becerisi, yapım imkânları… Bütün bunlar benim performansımı olumlu etkileyen koşullardı. Ama dönüp baktığımda bunların içinde Muhsin Bey, Yılanların Öcü iyi diyebilirim. Mum Kokulu Kadınlar, Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri, Kurt Kanunu ise görüntü çalışmalarında güçlü destek verdiğim filmlerdi.

Ödül aldığınızda neden eşinize teşekkür ettiniz? “.Sinema işleri oldukça zordur, sabah erken çıkıp gece yarısı eve dönersin. Başka bir kentte çekime gitmişsen günlerce yoksun. Bir gün Bolu’da çekimlerde iken eşim telefon açtı; Kızımın okulundan aramışlar ve derslerinin gitgide düştüğünü, defterlerinin kenarına çiçek resimleri yapacağı yaşta ‘baba’ figürü çizip altına babacığım yazdığını, bir sorun olup olmadığını sormuşlar. Eşim de durumu öğretmene anlatmış. Bu durum beni derinden etkilemişti ama mesleği bırakacak durumda değildim. O mesleğin yoluna girmiş, o yolda yolculuk yapıyordum, meslek değiştirecek durumda da değildim. İstanbul Film Festivali’nde onur ödülü aldığımda ise Sinemanın zamansız, saatleri ve günleri yüzünden çocuğumu bensiz büyüten eşime diye aldım, dedim.” Gözleri bir an boşlukta takılı kaldı, içini çekerek devam etti. “Bu onur ödülü, durup dururken alınmadı onun hayatımdan tahrip ettiği değerler var, harcanan zaman, soğuk,  yorgunluk, aile, eksik çocuk-baba ilişkisi. Bunlardan hep ödün vererek yol aldık. Hayatım nerdeyse bu işe bağlıydı, parçalanmış bir süreç yaşadım. Çok da kendime ait olmayan bir süreçti o aslında. Orada bir günah çıkarmaktı benim o söylediğim.” Aytekin Hocamızın yüzünde onun mesleğinin gereklerini yaparken, aslında birçok şeyden verdiği ödünün pişmanlığını da hissediyoruz.

İçinizde bir ukde kaldı mı diye soruyoruz. Gözleri geçmişe dalıyor, biraz geziniyor ve hayal dünyasından çıkarak başlıyor cevaplamaya; “Hiç bisikletim olmadı, yemek için verdikleri harçlıklarımı harcamaz bisiklet kiralar tur atardım. Kızım doğduğunda ilk olarak ona bisiklet aldım. Eşim ‘daha bebek nasıl sürecek?’ dediğinde ise bun kendime aldım, dedim.”  Gözlerindeki o bisiklet özlemini hala görüyoruz; “Bir de okuyamadım, gerek şartlar gerekse imkânsızlıklardan dolayı.” diyor. Biraz duraklıyor, sanki boğazına bir şeyler düğümleniyor ve devam ediyor: ”Üniversitelerde hocalık yaptım ama bu bile yetmedi. Kızımın mezuniyet törenine gittiğimde ise gözyaşlarımı tutamadım. Eşim niye ağladığımı sorunca kızım değil ben mezun oldum, dedim.” Demek ki insanlar büyük başarılara imza atsalar da mutlaka yapamadıkları şeylerin özlemini duyuyorlar. Daha sonra belki de insanlar çocukluğunda veya hayatında yapamadıklarını kendi çocuklarına yaptırmaya kalkmaları bundan kaynaklanıyor. Ama bunları yaparken de çocuklarının düşüncelerini dikkate almadan, kendi istediklerini yaptırarak, onların hayallerini engellediklerinin farkına varamıyorlar.

Aytekin hocamızı okuldan uğurlarken sanki Türk sinemasının 70’li, 80’li hatta 90’lı yıllarına, – o hiç yaşamadığımız zaman dilimine – yolculuk yapmış gibiyiz. Ondan çok şey öğrenmiştik. İnsanların hayalleri peşinde koşmaları gerektiğini, karşılarına çıkan fırsatları fark edip onları değerlendirebilmeyi, yolumuzda yürürken önümüze çıkan engelleri doğrularımızdan taviz vermeden aşmamız gerektiğini, hepsinden önemlisi de dünyayı başka gözle görmeyi, renklerin, ışığın, gölgelerin cisimler üzerindeki etkisi ve beyinde uyandırdığı duyguları görebilmeyi. Cansız varlıkların gölgelerin arasına gizlediği hüzünlerini, neşelerini hissedebilmeyi, bakmakla görmeyi ayırt ederek hayatımızda farkındalık yaratmayı… Artık hayat, gözümüzde başka bir boyut ve anlam kazanıyor.

Yoruma kapalı.