Pazar,22,Temmuz,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » Geçmiş Yıllardan » Röportajlar » 2013 » İpeğe Bulaşan Kan

İpeğe Bulaşan Kan

Röportajın Adı: İpeğe Bulaşan Kan

Fethiye Anadolu Teknik ve End Meslek Lisesi

Öğrenciler: Merve Dedeoğlu – Yalçın Sağır

Öğretmen: Gülgün Ataçocuğu Ceran

İPEĞE BULAŞAN KAN

      Yaşından daha büyük görünüyordu. Yılların ona yaşattığı çilekeş yaşamın izleri yüzünde ve ellerindeydi adeta. Çok zordu bu röportajı yapmak benim için. Bir nefes kadar yakınımda olan kadının yaşamının içinde olmak üzereydim. Yüzüne bakarken titrediğim, öpülesi ellerini koklamak istediğim, bakarken gözlerinin ışıltısında bile hüznü gördüğüm kadın. Bana göre dünyanın en güzel kadınıydı o. Ve her şeyden önce o bir anneydi.
Çok acılar yaşamış ve dört evlat büyütmüş bu kadına neler sorabilirim?  Sanki düşüncemi okumuş gibi gülen gözleriyle baktı. Yumuşacık sesiyle anlatmaya başladı:

-On dokuz yaşında evlendim.  Henüz bir yaşındaymışım yetim kaldığımda. Şartlar çok zordu. Altısı kız, yedi kardeştik. Ve topraktan başka hiçbir gelir kaynağımız yoktu. Hem tarlada çok yoruluyordum hem de – çocukça bir düşünceydi belki ama – eğer aileden bir boğaz eksilirse, annemin biraz rahatlayacağını düşünmüştüm. Biraz da gençlik hevesiydi sanırım. Nüfuzlu bir ailenin oğluydu. Herkes, bu evlilikle rahat edeceğimi düşünüyorlardı, onlarında düşünceleri beni etkilemedi değil.

Aslında her evlilik umutla başlar. Eski eşim ve ailesi beni istemeye geldikleri gün evimizde kahve bile yoktu. Çay ikram etmek zorunda kalmıştık. Elbette o gün, eski eşimin ailesinin bunu senelerce başıma kakacağını bilemezdim. Biz nişanlıyken eski eşimin içki- kumar gibi bazı kötü alışkanlıkları olduğunu duymuştum. Nişanı atmaya karar vermiştim ama annem hem benim iyiliğimi düşündüğü, hem de toplumun ön yargılarından korktuğu için engel olmuştu bana. Ben de fazla üzerine düşmemiştim. Bir genç kızdım, ilk kez bir erkek tarafından beğeniliyordum. Mutluydum sanırım. Evlenene kadar hiçbir sıkıntımız olmamıştı. Çeyiz olarak götürebileceğim bir çarşaf bile yoktu. Bütün düğün masraflarını eski eşimin ailesi karşılamıştı. Ayrıca Eşen’de bir ev yaptırıp eşyalarımızı da almışlardı. Çok mutluydum. Kendime ait bir evim ve eşyalarım vardı artık. O evde dört yerimden bıçaklanacağım, geceleri bir priz kablosuyla boğulmaya çalışılacağım, su içmeye kalktığımda korkarak mutfağa gideceğim günler yaşayacağımı tahmin bile edemezdim. Evlendiğimiz gecenin sabahında hem de saatin beşinde, eski eşimin ailesi tarafından tarlaya gönderilmek için uyandırılmıştım. Eşimin sessiz kalması; hem yaşayacaklarımı, hem de bu eve getiriliş nedenimi öğretti, diyebilirim. Her aksam yemeğe dört çocuğumla yalnız oturuyordum. Babaları yaşıyordu ama babasızdı çocuklarım. Benim eşim yoktu, varken, onların da babası… En büyük kızıma hamileliğimde günlerce canım elma istediğinde… Küçük kızıma hamileliğimde, günlerce canım balık istediğinde… Oğluma hamileyken, gece sancılandığımda… Sanki o gece alkol almazsa ölecekmiş gibi, hastaneye bile gelmemişti. Canımdan can kopmuştu ve yine yoktu. Sabah elimde çocuğumla döndüğümde, koltukta başı önünde sızmış bir vaziyette gördüğümde siz olsanız ne düşünürdünüz? . Ya pek çok şey alabilecek parası varken bir aksam un, bir akşam soğan çorbasıyla karnımızı doyurmamıza ne denir ki…

Çalışmaya 1999 yılında oğlum doğduktan iki ay sonra başladım. Okulda hademelik yaptım. Öğretmenlere ev yemekleri yapıp bisikletimle getirdim. Okul kantini için pasta börek yaptım. Tabi daha sonra birçok iş yerinde çalışmıştım.

Anne sevgisinin büyülü bir gücü olduğuna inandım hep. Öyle bir çocukluktan sonra ve yakınlarımız taş olsa çatlar dediği zamanlarda bile kolladım çocuklarımı.

Onlar da benim kadar mücadele etmeye, umutlarını yitirmeden hayata tutunmaya çalıştılar. Babaları beni bıçakladığında büyük kızım on beş, ortanca kızım on üç, küçük kızım on bir, en küçük oğlum ise dokuz yaşındaydı daha. Dördü de şu an eğitimlerini devam ettiriyorlar. Eşimin ailesi nedenini hiçbir zaman anlamadığım bir düşmanlık içindeydiler bana karsı ama çocuklara ve babalarına karsı gayet iyiydiler. Dedelerinin ve babaannelerinin doldurmasıyla çocuklarım aylarca benimle konuşmadılar.  Ama hiç bir şey benim belimi bükemezdi, bükmemeliydi. Çünkü onlar benim çocuklarımdı,  onları ancak ben kurtarabilirdim. O güne kadar her şeye katlanmıştım. Dün gibi aklımda. Keşke bir an unutabilsem. Tarih, 6 Temmuz 2008. Akşamdı. Boğucu bir sıcak  vardı.

Sözünü kesmeden dinlemiştik buraya dek. Anlatırken yeniden yaşıyordu o günleri. Ben de etkilenmiştim. Birden hıçkırarak ağlamaya başladı. Doğaldı. Öyle çok bastırmıştı ki duygularını.  Aralık kapı ardına dek açılıverdi. İçeriye on yedi yaşlarında bir kız girdi. Annesinin yanı başına oturdu, sımsıkı sarıldı. Yanaklarıma süzülen yaşları engelleyemedim.

Esmer, zayıf bir kızdı. İnce yüzü, hüzünlüydü.

– Annemin ağladığını duyunca dayanamadım. İsterseniz o uğursuz akşamı ben anlatayım. Dinlensin, ferahlasın azıcık annem.

Onu dinlerken anneye kaydı bakışlarımız. Aynı noktaya dalıp gitmişti. Sonra kızının saçlarını okşadı. Yıpranmıştı elleri, yaşlanmıştı. Oysa kırk birmiş yaşı. Başıyla onayladı kızını.

Acılı bir ses tonuyla, ağır ağır anlatıyordu:

– Akşam yemeğimizi yemiştik. Televizyon seyretmiştik yine. Yataklarımızı balkona sermiştik. Anneme, temizliğe gittiği evin sahibi yeni giysiler vermiş o gün. Denemesi için ısrar ettik. Yakışırdı ona. Dayanamadı, giydi. Çok yakışmıştı gerçekten. Zaman ilerlemişti. Babam geldi. Yine fırtınada sağa sola yatan çam ağaçları gibiydi. Nedensiz bir kavga başlattı yine. Kumarda kaybetmişti belli ki… Annemin üzerine yürüdü öfkeyle. Annem, alt kattaki dedemlerin duyacağını söylüyordu babama. Odadan çıktığını görüp rahatladık. Montunun cebindeki bıçağı almak için gittiğini nereden bilebilirdik?  Beş-altı saniye içinde ne olduysa, oldu. Zavallı annemiz koltuğun önünde yatıyordu. Zorla giydiği ipek giysileri kanlar içindeydi. Babam evi çoktan terk etmişti. “Çocuklarım öksüz kalacak” diye feryat ediyordu anneciğimiz. O anda bile canını bırakmış bizi düşünüyordu.

Sesi de, zaman zaman konuşmasına eşlik eden elleri de titriyordu. Biz, dinlerken bu denli etkilenmiştik, ya onlar?

Bıçakla yaralandıktan sonra ilk bir ayım kadın sığınma evinde geçti ve hayatın yaşamaya değer olduğunu orda anladım diyebilirim. Mağdur bir kadının aldığı yaraları sarabileceği, hayatının geri kalanının temelini atabileceği en güvenli yer bence kadın sığınma evi.

Eşimden kuaför parası alamadığım için ya da benim istediğim herhangi bir yerde yaşamadığımız için boşanmadım. Canıma kastedildiği için boşandım. Toplum baskısını hem kendi ailemden hem de eşimin ailesinden görüyordum. Ailemden hiçbir konuda destek alamadım.  Çünkü öğrenmiştim. İnsan darda ve zorda kaldığı zaman hep tek basınadır. O yüzden güçlü olup hayatın zorluklarını, çocuklarımın sevgisinden de güç alarak tek başına göğüs germem gerekiyordu. Evlilik kararını almadan önce çok iyi tanıyıp, irdeleyip, ömür geçirebileceğine emin olması gerekiyor insanın. Yanlış bir evlilik yapılmışsa da sorunların aşılamayacağı anlaşılmışsa, daha fazla zarar görmeden sorunsuz bir biçimde bitirilmeye çalışılmalı.

Bunların hiç biri kolay değildi. Eğitimli bir kadın olsaydım yaşamımı sürdürmem daha kolay olacaktı. Bir kadın bence evli olsun bekar olsun mutlaka ekonomik özgürlüğünü kazanmalı. Son olarak eşinden boşanan hiçbir anne yaşayacağı zor günlerden korkarak çocuklarında ayrılmayı göze almasın. Çünkü bir anneye, evlatları kadar hiçbir şey yaşama sevinci aşılayamaz. Çekilen tüm zorluklar, aşılan tüm engeller ileride öz güveni tam çocuklarını mutlu, güçlü, kariyer sahibi olarak görmeye değer bence.

Çalışıyorum ve çocuklarımla geçiniyorum. Çocuklarımın gelecekleri için caba sarfettiklerini, okuduklarını görmek yılların getirdiği yorgunluğu alıp götürüyor. Hatta yeniden doğmuş gibiyim diyebilirim. Bir kez daha inanmıştım kızların eğitilmesine, meslek sahibi olmasına daha çok önem verilmesine…

Sesindeki umudu hissettiğim bu hüzünlü kadının gözlerindeki pırıltının bize de yansıdığını fark ettim. Ben de bir kadındım, yaşamımda bana verilecek en güzel dersi vermişti. Ona sımsıkı sarıldık, elini öperken sevgiyle bize sarıldı. Koklayarak öptü bizi.

-Çocuklarım ve özellikle güzel kızım, ne olursa olsun okuyun, bir meslek sahibi olun! dedi.

Büyük kızıÇin Dili ve Edebiyatı, ortanca kızımuhasebe,  küçük kızı lisede ve en küçük oğlu ise ilköğretim sekizinci sınıfta okuyormuş. Yıllar önce enkaz halinde gittiği Kadın Sığınma Evi’ nde  aşçılık yapıyor , geçtiğimiz aylarda ehliyetini almış ve açık öğretimde lise ikinci sınıfta okuyor  fedakar anne.Karanlık ve mutsuz günler geride kalmış, huzur dolu bir hayat başlamıştı onun için…

Dışarıya çıktığımızda arkadaşımla sessizce bakıştık, hâlâ bu konuşmanın etkisindeydik. Kadına şiddetin ortadan kalkmasının ancak eğitimle olabileceğini anlamıştık…

Yoruma kapalı.