Pazar,22,Temmuz,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » 2014 Röportajlar » Kaderini Sev Belki Seninki En İyisidir – Röportaj
Kaderini Sev Belki Seninki En İyisidir – Röportaj

Kaderini Sev Belki Seninki En İyisidir – Röportaj

2014 Yılı 7. Fethiye Uluslararası Kültür Sanat Günleri RÖPORTAJ YARIŞMASI

RÖPORTAJIN ADI: KADERİNİ SEV BELKİ SENİNKİ EN İYİSİDİR

RÖPORTAJIN KONUSU: Lösemiyi inançla, yaşama sevinci ve anne desteği ile 4,5 ayda yenen bir genç kızın zaferi

RÖPORTAJIN AMACI: Hastalığı yenmede tedavi kadar umut ve inancın da etkin olduğunun vurgulanması

OKUL: Şefika Tekin Kız Teknik ve Meslek Lisesi

ÖĞRENCİLER: Suat Nur AKYOL, Emine AKSİN

ÖĞRETMEN: Nursel DÜNDAR

Kaderini Sev Belki Seninki En İyisidir

     Lösemi, adını sıkça duymamıza rağmen çevremizde çok rastladığımız bir hastalık değildi. Peki neydi Lösemi? Nasıl ve neden oluşuyordu? Belirtileri nelerdi? Tedavisi nasıldı? Tedavi sürecinde neler yaşanıyordu? Bir insanı nasıl etkiliyordu? Ne kadar sürüyordu? Hepsi ayrı ayrı kafamızı kurcalamaktaydı. Evet,” Lösemi” hastalık ismi olarak vardı aklımızda fakat kendisine, önemine dair hiçbir şey yoktu hafızamızda. Lösemi, nedenleri henüz tam olarak aydınlatılamamış olmasına karşın iştahsızlık, zayıflama, ateş, burun ve diş eti kanamaları gibi belirtilerle fark ettiriyor kendisini. Lösemi, herhangi bir etkiyle damarlarımızda dolaşan kanın esas yapım yeri olan kemik iliğimizdeki ana hücrelerde oluşan şifre değişikliği ile Blast adını verdiğimiz olgun olmayan kan hücrelerinde artış meydana gelmesi olarak tanımlanıyor. Bu hücreler hızla yayılarak kemik iliğini, lenf bezlerini, dalağı, karaciğeri, beyin ve merkezi sinir sistemini tutuyor ve bu kötü süreç başlıyor. Genel olarak sıklıkla çocukluk çağında iki ile beş yaş arası oluşmaktadır. Fakat her yaşta da  görülebilen hastalıktır. Lösemiler hücre cinsine göre; ALL (Akut Lenfoblastik Lösemi) ve AML (Akut Myeloblastik Lösemi) olmak üzere iki ana gruba ayrılıyor. Lösemi hakkında biraz bilgi sahibi olmaya çalıştık. Ama istedik ki internet üzerinden edindiğimiz kitabi bir bilgi olarak kalmasın. Bu sebeple Lösemi hastalığını yeni yenmiş olan sınıf arkadaşımız Hülya YANATMA ile bu konu hakkında bir röportaj yapmaya karar verdik.

Okulumuz Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Alanı Öğrencileri olarak17 Haziran -19 Temmuz 2013 tarihleri arası yönetmelik gereği yaz stajı yapacaktık. Stajımız başlamıştı.

Günlerimiz oldukça verimli ve eğlenceli geçiyordu. Günler günleri kovaladı ikinci hafta bitmiş üçüncü haftaya başlamıştık. Temmuz ayının ilk haftasıydı. O hafta okula gelemeyen, son günlerde de hızla kilo verdiğine sevinen sınıf arkadaşımız  Hülya’ nın Antalya Akdeniz Üniversitesi’nde yattığını öğrendik. Hepimiz şaşkındık. Çünkü böyle bir haberi asla beklemiyorduk. Neyi olduğunu da bilmiyorduk. İlk önce annesini aradık ve  Lösemi olduğunu öğrendik. O kelime ile muhatap olmak hepimizi tarif edemeyeceğimiz bir üzüntüye sokmuştu. Hülya’yı aradık, ona moral vermeye çalıştık. Ne kadar başarılı olduk bilmiyoruz ama onun yanında olduğumuzu hissettirmek istedik. Gülemiyorduk, çünkü buruktuk. 3 yıl boyunca aynı sınıfı paylaştığınız, aynı havayı soluduğunuz, aynı espriye gülüp, aynı acıya ağladığınız bir insanın bu şekilde ciddi bir hastalığı olması hepimizi çok üzüyordu. Elimizden hiçbir şey gelmiyordu. Sadece dua edebiliyorduk. İşte o günlerde Hülya’nın bu hastalıkla savaşı başlamıştı. Pes etmeden, umudunu, inancını yitirmeden savaştı ve kazandı. Hem de dört buçuk ay gibi kısa bir süre içinde…

Onun böyle bir hastalığı bu kadar kısa sürede yenmesi bizi çok mutlu etti. Bu örnek yaşam öyküsünü sizlerle paylaşmayı diledik. Hülya arkadaşımızla hem hasret giderelim bu arada da röportajımızı yapalım istedik. Açıkçası Hülya’yı arayıp seninle böyle bir röportaj yapmak istiyoruz demeye çekindik. Bizi geri çevirmesinden “Hayır” cevabı vermesinden korktuk. Çünkü bu güç durumu yaşamak ve anlatmak hiç de kolay değildi. Ayrıca Antalya’ya kontrollere gidiyordu. Bir şansımızı deneyelim dedik ve aradık. Onunla röportaj yapmak istediğimizi bildirdik. Beklediğimiz hayır cevabının tersine evet cevabını aldık. Buna çok sevindik ve hemen röportaj gününü kararlaştırdık. Röportajı 17 Nisan Perşembe günü arkadaşımızın evinde yapmaya karar verdik.

Hazırlığımızı yaptık 17 Nisan Perşembe günü okul müdür yardımcısı Müzeyyen TUNA ve okulumuz Dil ve Anlatım Öğretmeni Nursel DÜNDAR ile Hülya’nın evine, Esenköy’e doğru yola çıktık. Heyecanlıydık… Yol boyunca orada neler konuşacağımızı, bize nelerin anlatılacağını daha doğrusu bizimle neler paylaşacaklarını düşündük.

Ev, anayoldan biraz uzaktaydı. İç kısımlarda kaldığı için arabayı yol kenarında müsait bir yere park ettik. Seraların arasından geçip Hülya’nın evine doğru yürümeye başladık. Evleri göründüğünde ise Hülya’nın bizi dışarıda beklediğini gördük. Yanında ablası vardı. Evle aramızda uzun bir mesafe olmasına rağmen Hülya’nın yüzündeki gülümsemeyi görebiliyorduk. Öyle yürekten gülüyordu ki o sıcaklığı hissetmemize mesafeler bile engel olamıyordu. Evin önündeydik. Neşeli bir ses tonuyla yürekten bir ‘’Hoş geldiniz’’ diyerek karşıladı bizi. Tokalaşmak, sarılmak yasaktı ve maske takması gerekiyordu. Fakat biz onunla tokalaşıp sarıldık. Bizim için o gün maskesini çıkarmış, takmamıştı. İçeriye girdik. Oturma odasına geçtik. Hülya’nın annesi Sebahat teyze de içeriye girdi. Güler yüzle ve sıcak bir şekilde karşıladı bizi. Tokalaşıp sarıldık, oturduk.

Odada Hülya’nın hasta olmadan önceki hallerini anlatan resimleri vardı çerçeveler içinde. Çerçevelerdeki eski Hülya’ydı karşımızda duran ise yeni Hülya… ve odada hava temizleyici bir makine vardı havayı temizliyordu. Kirli ve mikroplu havayı yutuyor dışarıya temiz hava veriyordu.

Hal hatır konuşmaları başladı. ‘’Çok iyi gördük seni Hülya’’ dedik. Kocaman bir gülümsemeyle ‘’Evet, çok iyiyim sağ olun’’ dedi. Sanki karşımızda hiç Lösemi olmamış gibi davranan bir insan vardı. Bu da bizi rahatlatıyordu. O sırada Sebahat Teyze bize çaylarımızı getirdi. Hal hatır faslı geçti ve yavaş yavaş Hülya’ya sorularımızı sormaya başladık. ‘’ Bize kısaca kendini tanıtır mısın?’’ diyerek ilk sorumuzu soruyoruz. Hülya ‘’ Büyük bir zevkle’’ diyor gülümsüyor ve sözlerine devam ediyor. ‘’ Hülya YANATMA. 18 yaşındayım, Şefika Pekin Kız Teknik ve Meslek Lisesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Alanı öğrencisiydim. Geçen yaza kadar ‘’ diyor. Yüreğindeki bu burukluk aniden yüzüne yansıdı. Belli etmemeye çakışıyordu ama görüyorduk. ‘’ Hastalığın nasıl başladı? Nasıl fark edildi?’’ diyoruz. Şöyle yanıtlıyor sorumuzu’’ Açıkçası ben fark etmedim. Bir ay öncesinden üzerimde bir halsizlik vardı, gün geçtikçe halsizliklerim artmaya başladı. Kilo vermeye başladım. Hatta başlarda sevindim kilo verdiğime.” diyor. Son günlerde başımı taşıyamaz olmuştum o derece yorgun ve halsiz hissediyordum. Gribim diye düşündüm ve üzerinde durmadım. Temmuz’un ilk haftasıydı hava aşırı derecede sıcaktı. Stajdan yeni gelmiştim vantilatörü açıp biraz serinleyeyim dedim. Halsizlik olunca vantilatörün önünde uyuyup kalmışım. Akşam ateşim çıktı ve karnıma ağrılar girmeye başladı. Sabah sağlık ocağına gittik annemle, fakat; aile hekimimiz o gün yoktu. Başka bir doktor baktı. Muayene bile etmeden Novalgin verip eve gönderdi. Kullandım ama geçmedi aksine daha fazla arttı. Ertesi gün tekrar sağlık ocağına gittik. Bu kez aile hekimimize göründüm. Yüzüme baktı ve kan tahlili istedi. Tahlili yaptırdık, ve sonuçlar üç saat sonra çıktı. Kan değerlerimi inceledi. Doğrudan Devlet Hastanesine yönlendirdi. Devlet Hastanesine gittik orada da kan tahlili istediler. Kan değerlerimi incelediler. Ambulans ile Antalya Akdeniz Üniversitesine sevk edildim. Ambulansın içindeydim ve şaşkındım. Neyim vardı bilmiyordum. Ambulanstaki hemşire moralimi düzeltmek amacıyla bana makyaj yaptı. Düşünsenize ambulansın içinde makyaj yaparak gittim fakülte hastanesine. Gece 02:00 suları idi vardığımızda. 10-15 doktor annemi bir odaya çağırıp hastalığımın ne olduğunu söylediler. Ben hala bilmiyordum hastalığımı. 02:40 gibi hastaneye yatışım yapıldı ve dört buçuk ay sürecek olan savaşım başladı’’ dedi.

Bize bunları anlatırken gözleri dalmış o geceye gitmişti. ‘’Lösemi olduğunu öğrendiğinde neler hissettin? Korktun mu?’’ diye soruyoruz. ‘’İlk üç gün neyim olduğunu bilmiyordum. Beyin tümöründen şüpheleniyordum. Oradaki profesör beni odasına çağırdı ve anlattı bana hastalığımı. “Çok zor bir süreç geçireceksin, yaklaşık 8 ay sürecek bir tedavi süreci. Bu süreçte saçların, kaşların dökülecek. Yemene içmene dikkat etmen gerekiyor. Hele de bakım… Bakım çok önemli bu süreçte çünkü Lösemisin. Lösemi ne demek biliyor musun ya da önemi ne?” Öyle söyleyince şaşırdım, afalladım. Belli etmemeye çalışıyordum üzüntümü. Lösemi hakkında az şeyler biliyordum, bildiklerimi söyledim. “Lösemi hastalığının çeşitleri var. Kalıcı olanı ve geçici olanı. Kalıcı olanı ya da tekrarlanan lösemiye tıpta ALL deniyor. Geçici olanına ise AML deniyor. Senin hastalığının çeşidi AML olanı” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Bu terimleri daha önce hiç duymamıştım. AMELE der gibi… Gözlerim doldu odadan çıktığımda ise ağlamaya başladım. Ama korkmadım çünkü bunun bana Allah tarafından verildiğini düşündüm. Bir de ben kan kanseri olduğunu bilmiyordum Löseminin. Bağdaştıramadım açıkçası kanserle. Kanser olduğumu bilseydim korkabilirdim ama bilmediğim için korkmadım. İmkansıza imkan verdim belki de… Canım annem biliyormuş kanser olduğumu ama bana hiç hissettirmedi. Ben Löseminin kan kanseri olduğunu üç buçuk ay sonra tesadüfen öğrendim. Bunca zaman benden gizlemiş.’’ Dedi ve annesine baktı. Ayağa kalktı annesinin yanına gitti ona sarılıp öptü. Gözlerimiz doldu ama ağlayamadık. Sebahat Teyze ağlamamak için kalkıp mutfağa gitti. Bizim için hazırladığı pastayı getirdi, çaylarımızı tazeledi. Ortamdaki ciddiyetli hava yerini gülüşlere bırakmaya başlamıştı. Hülya’nın ablasının iki aylık kızı varmış diğer odadan ağlama sesini duyunca fark ettik. Oturduğumuz odaya getirdiler bebeği. Ufacıktı. Küçük ve masum…

Sorularımızı sormaya devam ettik. ‘’Bu olaya ailenin, arkadaşlarının tepkisi ne oldu?’’ diye soruyoruz. Hülya ‘’Benden çok anne ve babam yıkıldı. Şok oldular. Arkadaşlarım sağ olsunlar telefonla arayıp moral vermeye çalıştılar. Onların tepkisini görmedim ama şok ve şaşkınlık olmuştur diye düşünüyorum’’ diyor.

Evet, haklıydı da. İlk öğrendiğimizde şaşırdık, şoka girdik ve üzüldük. ‘’Hastalık sürecinde hayatında neler değişti?’’ diye sorumuzu soruyoruz. Hülya’’ Pek bir şeyin değiştiğini düşünmüyorum. Hastane ortamını ev ortamı gibi benimsedim. Sadece yeme içmelerime dikkat ettim. Bakımıma önem verdim. Okula devam edemedim, YGS’ye giremedim. Ama bunu kayıp olarak görmüyorum. Dediğim gibi normal ama çok sancılı bir süreçti’’diyor. Espri yapıp ortamdaki havayı değiştirmeye çalışıyoruz. ‘’YGS’ye girmemen bence bir şans. Bir şey kaybetmedin yani. Biz girdik de ne oldu?’’ diyoruz ve gülmeye başlıyoruz. Bir diğer sorumuzu soruyoruz. ‘’Neden ben? Diye sordun mu hiç?’’ Hülya ‘’Hımm bir söz vardır ‘ Kaderini sev belki seninki en iyisidir’ diye. Ben de öyle yaptım. İsyan etmek yerine, ‘Neden ben?’ diye sormak yerine bana Allah tarafından verildiğine inandığım bu hastalığı kabullendim. Kaderimi sevdim. Çok şükür ki şimdi her şey daha güzel’’ diyerek cevap veriyor sorumuza. Çok güzel ve çok doğru düşünmüştü Hülya. Kaderini sev belki seninki en iyisidir… Milyonlarca insandan daha iyi bir durumda olduğumuzu görüyoruz. Şükrediyoruz tekrar tekrar.

‘’ Tedaviye nasıl başlandı? Kaç ay sürdü? Bu süreçte neler yaşandı?’’ diye sorumuzu soruyoruz. ‘’Hastaneye yattıktan üç gün sonra tedaviye başladık. Dört buçuk ay sürdü tedavi. Her ay bir kez olmak üzere dört kez kemoterapiye girdim. Kemoterapiden sonra ağzımda, boğazımda yaralar çıkıyordu. Vücudumda yanık izi gibi duran kırmızı izler oluşuyordu. Halsizliklerim artıyordu. Bayılmalar yaşıyordum. Saçlarım dökülüyordu… birçok şey’’ dedi ve devam etti. ‘’Hastaneye yattığımda 50 kiloydum. Dört buçuk ayda 39 kiloya kadar düştüm. 39 kilo olarak hastaneden çıktım. Şu an 59 kiloyum’’ dedi.

Zaferini mütevazi bir şekilde anlatıyordu. ‘’Bence sana da yaşamak yakışır.’’ diyoruz ve anlıyoruz ki bu zaferin kazanılmasındaki en önemli insan Sebahat Teyze. Kendinden geçmiş, kızı ile bir bütün olmuş. Kendisi için değil de kızı için nefes almaya başlamış. Sebahat teyze ‘’ Önceleri babamı kaybetmekten çok korkardım Allah’a dua ederdim ona bir şey olmasın diye. Ama Hülya’mla yaşadığım o olaylardan sonra babama bir şey olmasından değil çocuklarıma bir şey olmasından korkar oldum. Dört buçuk ay boyunca sadece Hülya için yaşadım. Hiç bilmediğim bir şehirde hiç görmediğim, ismini dahi bilmediğim bir hastanede onun için savaştım’’ diyor. Pür dikkat Sebahat teyzeyi dinliyorduk. ‘’ Ah Sebahat teyzecim sen ne kadar güçlü bir kadınsın. Onca ay hastane köşelerinde yemeden içmeden ve uyumadan kızın için savaştın. Helal olsun sana Sebahat anne’’ diyoruz. Sebahat Teyze ‘’Ben kızım üzülmesin diye gider koridorlarda, asansörlerde ağlardım. Ama odaya onun yanına girince bayram varmış gibi gülerdim, müzik açıp göbek atardım. Hiç belli etmezdim ona. Diğer odalardan cenazeler çıkardı; ben bilirdim, ona söylemezdim, odada müziği açardım, oynardım. Sırf o duymasın, üzülmesin diye. O ne derse “Tamam annem “derdim hep’’ diyor. Gözlerimiz doluyor. Sebahat Teyzenin dudaklarından dökülen her söz yüreğimize kazılıyor. “Biz bu hastalığı atlattık ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ben hep aynı korkuyla yaşayacağım. Hala gece duyduğum en küçük seste kendimi Hülya’nın odasının önünde buluyorum.” Diyor.Ateş düştüğü yeri yakar derler ya  o ateş düşmüş Sebahat teyzenin yüreğine cayır cayır yakıyordu. O an tekrar tekrar anlıyoruz annelik kocaman cesur bir yüreğe sahip olmakmış.

Diğer sorumuzu soruyoruz. ‘’Hastalık sürecinde neler yiyip içtin?’’ Hülya’’Öyle bir şey ki bu hastalık kemoterapiden sonra ağzında yaralar çıkıyor ve hiçbir şey yiyemiyorsun. Zeytin, yoğurt, çerez gibi yiyecekler hep yasaktı bana. Çünkü kemoterapinin öldürmeye çalıştığı hücreleri o yiyecekler besliyordu. Genelde kan yapan yiyecekleri tüketiyordum. Kırmızı biber, dut pekmezi gibi. Hastane yemeklerini hiç yemedim desem yeri var. Burnumdan mideme kadar takılı olan 12’lik NG (nozogastrit) vardı. Gündüz uyanıkken yemediğim şeyleri annem gece ben uyurken sıvı bir şekilde şırıngadan NG’nin içine sıkıyordu ve o yiyecekler direk benim mideme gidiyordu. Tabi benim bumlardan haberim yok sonradan öğrendim. Annemin üzerimdeki hakkını, emeğini asla ödeyemem. Annem benim evim oldu resmen’’ diyor, derin bir nefes alıyor. Zor günler geçirmişlerdi beraber. Karanlık günlerden aydınlığa doğru gidiyorlardı anne kız.

Sebahat teyze bize Hülya kemoterapi gördüğü süreç boyunca çok dikkat ettiğini kızının hem beslenmesine hem de sağlığına büyük özen gösterdiğini anlattı.”Her gün ağzının içindeki yaraları kazıyarak temizliyordum. Gece onun elbiselerini tamamen çıkarıp kemoterapi sonucu oluşan yanıklardan iz kalmasın diye tüm vücudunu hazırlattığım yağlarla siliyordum. İlaç verildiği anlarda gözlerinde şaşılık ya da görme kusuru kalmaması için göz damlasını damlatmayı asla ihmal etmedim. Kemoterapi gören hastalarda görülen yan etkilerin hiç birisi bizde olmadı.”diyor. Beslenmesine de çok önem verdiğini söylüyor.”Gece odada et pişirip yedirdim, kurduğum dostluklar sayesinde dışarıdan pek çok yemek geldi, Hülya ne isterse, nasıl yemesi gerekiyorsa o şekilde besledim.”diyor. Aradan geçen aylara rağmen Sebahat teyzenin hala o günlerde yaşadığını görebiliyorduk. Bu bize acıların zamanla unutulduğunu ama bıraktığı izlerin asla silinmediğini hissettirdi.

’’Hastalıkla mücadele ederken kimlerden nasıl destekler gördün?’’ diye soruyoruz. Hülya önce annesine bakıyor ve sorumuzu cevaplıyor. ‘’O süreçte en büyük destekçim annemdi. Bir tek bu süreçte değil 18 yıldır en büyük destekçim annem. Onun bana yaptıkları paha biçilemez. Tanımadığım birçok insan kan bağışında bulunarak bana destek oldu. Antalya’da olan arkadaşlarım ziyaretime geldiler, yardımcı oldular.’’diyor. Derler ya ‘’ Annedir yüreği fazla dayanamaz. Herkes bıksa benden annem bana doyamaz. Öper, besler beni uyutur kalbinde. Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz’’ İşte bu olay ile o sözün ne kadar doğru olduğunu anlıyoruz. ‘’LÖSEV ile tanıştın mı? Tanıştıysan sana nasıl bir faydası oldu?’’ Hülya ‘’Evet tanıştım. 2-3 ay kadar maddi yardımda bulundular. Ziyaret edip hediye getirdiler. Moral verdiler’’ İyi ki LÖSEV var diyoruz. Milyonlarca insana destek çıkmaya çalışıyor, kucak açıyor. Ülkemizde ve dünyada gerek LÖSEV kuruluşları olsun gerekse Dünya Lösemi Haftası (26 Mayıs-5 Haziran) olsun bu hastalığı önemsediklerini görüyoruz.

‘’Sence hastalığı yenmene neler sebep oldu?’’ diye soruyoruz. ‘’Annem, Umudum ve İnancım’’diyor Hülya. Biraz duraksıyor gözleri o günlere gidiyor ve sözlerine devam ediyor. ‘’Annem olmasaydı bu hastalığı bu kadar kısa sürede ve zararsız bir şekilde atlatamazdım. Annem bakımımı her gün hiç bıkmadan aynı saatte yaptı. Aynı istekle, aynı azimle. Ben uyudum ama o uyumadı benden çok o yoruldu biliyorum. Nasıl anlatılır ki cümlelere dökemiyorum. O üzgündü ve bana belli etmemeye çalışıyordu. Onu öyle görmeye dayanamadım ve hırs yaptım. En kısa sürede iyileşmeliydim ayrıca babamı kardeşimi çok özlüyordum ve bir de ikinci dönem okula devam edebilme arzusu sebep oldu.’’ Diyor.

Hülya öyle anlatınca çok duygulandık. Mavi renge büründüler gözümüzde  çünkü mavi renk her zaman umuttu bizim için. İkisi de mavinin en güzel tonuydu. Umut doluydular.

‘’Erken yaşta yaşadığın bu hastalık senden neler götürdü ve neler kazandırdı?’’ diye soruyoruz. Hülya gülümseyerek ‘’Benden çok bir şey götürdüğüne inanmıyorum. Sadece eğitim hayatımdan bir yılımı götürdü. Birçok şey kazandığımı söyleyebilirim mesela güç, hırs, inanç, yeni dostlar… Öldürmeyen acı güçlendirir derler ben de ölmedim, güçlendim. Yeniden doğmak nasıl bir şey onu öğrendim. Hayata her yönüyle güzel bakıyorum.’’ diyor. Hülya’yı bu derecede güçlü görmek bizi mutlu ediyor. O sırada Sebahat Teyze Hülya’nın resimlerini gösteriyor bize. Hepsinde ayrı bir masumluk fark ediyoruz. Anne yüreği işte Sebahat Teyze resimlere bakıp bakıp ağlıyor. Onun böyle ağlaması içimizi burkuyor. Anlıyoruz ki herkes aynı nefes alır. Ama anneler farklı nefes alır. Bir anne evladı için de nefes alır. Bir anne dışında kim kendi için nefes almaktan vazgeçip bir başka insan için nefes alır, ayakta dimdik kalır?

Bir diğer sorumuzu soruyoruz. ‘’ Şu anda nasılsın? Hastalığı yendin hem de çok kısa bir sürede. Kendini nasıl hissediyorsun?’’ kocaman gülümsemesiyle sorumuzu cevaplıyor. ‘’Evet,  hastalığı dört buçuk ayda yendim kendimi müthiş hissediyorum. Yeniden doğmuş gibiyim. Eskisine göre daha bir güzelleştiğimi düşünüyorum. Fitim, ( kahkaha atıyor ) biraz da göbek yaptım’’ diyor. Gülüyoruz devam ediyor. ‘’ saçlarım da uzamaya başladı’’ diyor. Yeniden, her şeye sıfırdan başlamak…

Bir diğer sorumuzu soruyoruz ‘’ hastalığından dolayı yapmak isteyip de yapamadığın şeyler var mı?’’ Hülya’’ Evet vardı’’ diyor ve devam ediyor. ‘’ Okula gitmek, YGS’ye girmek… Ama olmadı bunları es geçtim o bir seneyi telafi ederim ama o süreçte öyle bir olay yaşadım ki orada yaşadığım her şeyi unutabilirim ama o olayı unutamam. Hastalık nedeniyle kimseye sarılamıyordum. Kardeşimi ve özellikle de babamı çok özlüyordum. Yine bir gün dışarıda yağmur yağıyordu. Bir de baktım ki babam odaya girmiş. O an kalkıp ona sarılmak istedim ama sarılamadım. Babam bana baktı, ben babama baktım. Sonra ağlamaya başladım. Biz ağlıyorduk, dışarıda yağmur ağlıyordu öyle söyleyeyim’’ diyerek sorumuzu cevaplıyor. ‘’Özleminize gökyüzü dahi ağladı diyorsun yani’’diyoruz. ‘’Evet, aynen öyle oldu’’diyor ve devam ediyor’’Ben bir tek o günü hayatım boyunca unutamam hastanede geçirdiğim süreci tatil olarak gördüm ve şu anda hafızamda pek yer almıyorlar’’diyor. Bir sessizlik çöküyor ortama. Biz ağlıyoruz, Sebahat teyze ağlıyor. Hem ağlıyor hem anlatmaya başlıyor Sebahat teyze içindekileri. ‘’Verdiğimiz ağır bir mücadeleydi çok şükür ki şimdi evimizdeyiz. İlk bir yıl tehlikenin en yoğun dönemi olduğu için dikkat ediyoruz. Hülya’nın bütün yiyeceğini kendim yetiştiriyorum Her şeyi doğal olsun diye. Koyunlarım var, tavuk besliyorum. Etin hiçbir türünü dışarıdan almıyoruz. Sebzelerimizi kendimiz yetiştiriyoruz. Yediği tüm sebze ve meyveyi sirkeli suda bekletiyoruz. Hala maske takıyor ve insanlarla fazla temas kurmuyor. Kalabalık, kapalı ortamlarda bulunmamaya çalışıyoruz.’’diyor.”Ben eskiden de Hülya ile çok yakındım, bütün çocuklarımla yakınım aslında. Ama Hülya ile biz artık sadece anne-kız değiliz. Arkadaşız, sırdaşız. Her şeyi birlikte yapıyoruz O artık benim yaşam kaynağım. Bundan sonra Hülya için yaşayacağım. Nereye giderse, ne yaparsa hep yanında olacağım.”diyerek bitiriyor sözlerini. Kimse olmuyor bir anne gibi. Hiç kimse olmuyor.

‘’İleriye dönük ne gibi hayallerin var?’’diye soruyoruz Hülya’ya. ‘’Öğretmen olmak istiyorum bu yüzden okuluma devam edip o bir seneyi telafi edeceğim, ümidimi yitirmeden savaşacağım, öğretmen olup güçlü nesiller yetiştireceğim.’’diyor ve yine yüzünde kocaman bir gülümsemeyle. ‘’Hıı bu arada manita da aranıyor, duyurulur’’diyor espri tarzında ve göz kırpıyor. Hepimiz kahkaha atıyoruz.’’Bak sen!’’diyoruz. Neşemiz bu kadar yerine gelmişken son sorularımızı soruyoruz. ‘’Yaşam hakkında neler düşünüyorsun?’’. Hülya ‘’Çok pozitif şeyler düşünüyorum. İyi şeyler(gülüyor). Hayat diyorum, yaşamak diyorum çok güzel… Hele de sağlığın insana bahşedilmiş en güzel hediyelerden biri olduğuna inanıyorum. Önceki yaşamım standarttı sadece yürüyordum ama şimdiki yaşamımda yaşam kalitem yükseldi. Yürümeyi bırakıp koşmaya başladım. Şimdi yaşamayı zamana bırakacak lüksü görmüyorum kendimde. Çünkü yaşam benim umudumda…’’ diyor. Güzel de söylüyor. Her şeye rağmen yaşamak güzel diyoruz.

Son olarak ‘’Lösemi ile mücadele eden arkadaşlarına nasıl bir mesaj vermek istersin?’’ diye soruyoruz. O da bize şöyle bir cevap veriyor ‘’ Bakım, bakım, bakım diyorum. İlk sırada bakım var. Bakımlarına dikkat etsinler. Ayrıca yeme içmelerine dikkat etmeliler sağlıkları için dua etmeyi unutmasınlar ve son olarak asla ama asla umutlarını ve inançlarını yitirmesinler. Hayallerinden vazgeçmesinler.’’ diyor. Güç alıyoruz Hülya’nın bu sözlerinden.

Ve artık gitme vakti geliyor. Ayağa kalkıyoruz. Teşekkür ediyoruz Hülya’ya ve Sebahat teyzeye bizimle paylaştıkları her şey için. Vedalaşıyoruz ve evden ayrılıyoruz. Seraların arasından geçip arabaya doğru gidiyoruz. Arkamıza baktığımızda Hülya’nın bize el salladığını görüyoruz. Sebahat teyze sağ olsun bizi arabanın yanına kadar getiriyor. Onunla da vedalaşıyoruz ve arabaya biniyoruz. Araba hareket edip uzaklaşmaya başlayınca arkamıza dönüyoruz Sebahat teyzenin bize yürekten el salladığını görüyoruz. Ve şunu anlıyoruz ki umut insanı ayakta tutan tek güç. Hayata her yönüyle güzel bakmayı öğreniyoruz Hülya’dan. Bir de kaderimizi sevmeyi, belki bizimki en iyisidir diye…

Yoruma kapalı.