Perşembe,18,Ekim,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » Geçmiş Yıllardan » Röportajlar » 2013 » Mavi’nin Binbir Tonuna Yolculuk

Mavi’nin Binbir Tonuna Yolculuk

Röportajın Adı: Mavi’nin Binbir Tonuna Yolculuk

Fethiye Anadolu  Lisesi

Öğrenciler: Gül Kahraman – Rümeysa Çınar,

Öğretmen: Saliha Çimen

MAVİNİN BİNBİR TONUNA YOLCULUK

 

Denizler de ağlıyor insanlar gibi. Hıçkırıklara boğuluyor, bu esnada fırtınaya yakalanıyor dalgalar. Tüm anılar karışıyor birbirine. Yaşanmışlıklar yosun tutmak için en dibe dalıyor. Yürekte yaşanan zamansız med-cezirler sahile getiriyor bizi. Dalgalar hıçkırıklarımıza eşlik ediyor. En iyi arkadaş oluyor bize. Çektik mi içimize iyot kokusunu bir rahatlama geliyor ruhumuza. Sade bir kahvenin telvesinde buluyoruz kendimizi. Yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen bir kuşun kanadında umutlanıp, bir yunusun sırtında mutluluğa kulaç atıyoruz.

İçimizdeki kalabalık yetmiyormuş gibi şehrin boğucu havası iyice bunaltmıştı bizi. Sadece kendimizle kalmak istediğimiz, içimizdeki kalabalığı, aklımızda oluşan düşünceler dosyasını kafamızdan sildiğimiz, gerçekten nefes aldığımızı hissettiğimiz yerdir sahiller. İyot kokusunu içimize çekmek demek, hayatın ışıklarını yakmak demektir bizim için.

Bulunduğumuz yer; Fethiye’nin güneybatısında,  Fethiye’ye on beş km. uzaklıkta yer alan, üç km.lik inci kolyeyi andıran kumsala sahip, dünyaya bağışlanan bir cennet olarak nitelendirilen Ölü Deniz. Burası mavinin tonlarını gökyüzünden, yeşilin tonlarını makilerden alan, adeta iç içe giren bir renk cümbüşünü anımsatıyor bize. Durgun suyu ve doğal lagün görünümündeki bu muazzam tablo, yerli ve yabancı turistler tarafından en çok tercih edilen yerlerden biri. Manzarası ve doğasının insana verdiği huzur tek kelimeyle eşsiz…

Güneş henüz doğmadı, dağların ardı onun saklanma meskeni. Sahildeki taşların üzerinde geceden kalma çiğler var. Ceketimizi çıkarıp seriyoruz taşların üzerine. Susuyoruz, konuşansa duygularımız. Sonsuzluğu düşünüyoruz. Yalnız bu kez düşündüğümüz şeye dudaklarımızın eşlik etmesinden sonra denizden cevap gelmesi bizi oldukça şaşırtıyor.

Deniz: Gözyaşlarınızın sebebi nedir güzel kızlar? Yazık değil mi deniz gözlerinize, yazık değil mi hırpalanmayı hak etmeyen ruhunuza?
Rumeysa: Rahatlamak için ağlıyoruz. Tüm karmaşanın çözüldüğü yer bizim için burası. Düğümlenmiş duygulardan arınmak için ağlıyoruz. Ya sen neden ağlıyorsun, nedir öfkenin sebebi? Çok hırçınsın, bir şeylere kızıyor olmalısın.

Deniz: Ben ağlamayayım da kimler ağlasın? Görmüyor musunuz, üstüm-başım, içim-dışım kir içinde? Benim bu durumumu umursayan yok. Bu yüzden içime akıtıyorum gözyaşlarımı; fakat acım büyük, taşkın olup kıyıya ulaşıyor. Yorgun düştüm ağlamaktan. Var mı eskisi gibi masmavi olan canlılığım? Kapattılar ışığımı…

Gül: Sahi kimler söndürdü aydınlığını?

Deniz: Bilinçsiz insanlar, turistik tesisler, bizleri koruması gerekirken yeterince umursamayan belediyeler, sanayi kuruluşları…

Rumeysa: En çok hangi hareketleri seni rahatsız ediyor?
Deniz: Atıkların çöp kutusuna atılması gerektiğini bildikleri halde çöp kutusu niyetine bizi kullanmaları. Kendi elleriyle geleceklerini yok ettiklerini bilmemeleri. Bir de şu var: Biliyorsunuz ki kollarımız uzanıyor dünyanın dört bir yanına. İstanbul’daki kardeşimin başına geleni anlatacağım size. İstanbul Boğazı, ticaret gemilerinin geçtiği bir yer. Bu nedenle gemi kazaları meydana geliyor sık sık. Bunun sonucunda da yığınlarca petrol, kardeşlerimin üzerini yorgan misali örtüyor. Belediyeler petrolü dağıtmak için deterjan döküyor. Deterjandan kardeşlerim zehirleniyor. Kimse görmüyor mu bu durumu?

Gül: Senin kirlenmen ne gibi sorunlara yol açıyor?
Deniz: Öncelikle sağlıklı su döngüsü gerçekleşmiyor. Fabrika atıkları su döngüsünün gerçekleşmesine engel oluyor. Oksijen ve hidrojen miktarının oranı bozuluyor. İnsanların yüzmesi, sahil şeritlerinde gezinmesi, kordonda banklarda dinlenmesi, güneşlenmesi, atıkların yanlış yere atılmasından dolayı meydana gelen pis kokulardan mümkün olmuyor.

Rumeysa: Senden ne gibi alanlarda yaralanılıyor?
Deniz: Ev sahipliği yaptığımız canlılarla, üzerimizde gezinen gemilerle-vapurlarla¸ ekonomiye kattığımız canlılıkla, özellikle üç tarafını kapladığımız bir ülke için önemli bir araştırma evreniyiz. Yaşamak için ihtiyaç duyulan oksijenin %70’ini bizler sağlıyoruz. Kanser ilaçlarının %65’i deniz canlılarından ve bitkilerinden yapılıyor. Önceden insanoğlu coğrafi keşifler için bizi kullanmaktaydı. Şimdi de turizmden- bilimsel keşiflere, sağlık sektöründen- su sporlarına ve ulaşıma kadar birçok alanda insanların yararlanmasına olanak sağlıyoruz.

Gül: Dünyadaki en büyük varlık olmak nasıl bir duygu?
Deniz: Yıllardır söylendiği üzere dünyanın yaklaşık üçte ikisini kaplıyoruz. Fakat biz, ne kadar yer kapladığımızdan ziyade, bizi bilmenizi istiyoruz. Bizi bilmek için önce bizi anlamanız gerekiyor. Bizi anlamak; sonsuz karanlığımızda bile ışıklarımızı yansıtmamızı sağlamaktır. En büyük varlık olmak; yüreğimizin, kelepçelerinden kurtulması demek değildir. Gözyaşlarımızı görmezden gelerek bir bulut misali örtmeye çalışıyor insanlar. Bu da maviliğimizin siyaha çalmasına neden oluyor. Yavrularımızın çırpınışlarına elimizden hiçbir şey gelmiyor ki bu da bir anne olarak bizi çok üzüyor.

Bu deniz; hem canlıya, hem sporcuya, hem de insana kucak açıyor. Anlaşılan denizin derdi düşünüldüğünden de fazla. O, insanların mutluluğunu istiyor. Keşfedilmeyi, korunmayı bekliyor aslında milyonlarca deniz canlısı. Deniz altı ise apayrı bir dünya. Onların varlığı ne kadar önemliyse; tanınması, korunması da o derece değerli olmalı bizim için.

Bu konuda daha geniş bilgiye sahip olmak, dev-asa  deniz altı dünyasını keşfetmek için birkaç kilometre yakınımızda bulunan Ölüdeniz Dalış Merkezine gidiyoruz ve bizi orada Ölüdeniz Dalış Merkezi Yetkilileri Tolga SEVEL- Neslihan GÜRKAN ve Neslihan GÜRKAN’ın kızı Hazel Buse KÜREŞİR karşılıyor. Tanışma faslının ardından sorularımızı yöneltiyoruz onlara. Aralarından akranımız olan Hazel, sözcüsü oluyor ekibinin.

Rumeysa: Dalma merakın ne zaman başladı? O anki duygularını paylaşır mısın bizimle?

Hazel: Hayattaki en büyük fobim, boğulma riskiydi. Tek başıma yüzmeye kalktığımda boyumu aşan yerlere gidemiyordum. Fobimi yenmem için annem, bundan dört yıl önce arkadaşının dalış okuluna götürdü beni. İlk deneyimim o gün oldu. Kendimi apayrı bir dünyada hissettim. Ben teknolojinin getirilerinin yanında götürülerinin de olduğunu düşünenlerdenim. Su altında teknolojik alet yok, korna sesi yok, pazarlamacı sesi yok. Kırk dakika boyunca kendimi, nefes alış-verişimi ve dalgaların kıvrak sesini dinlemek inanılmaz bir zevk veriyor bana.

Gül: Dalmanın riski ne boyutta?

Hazel: Riski olan bir spor; ama kurallarına uygun yapılınca risk oranı neredeyse sıfır.

Rumeysa: Bu spora devam ederim demiş miydin?

Hazel: İlk gün dalıp keyif alınca annemle dedik ki biz de bir dalış okulu açalım. Bir yıl sonra hayallerimiz gerçek oldu. Tam iki buçuk yıl o okulu işlettik. Bu sene de Likya Word’ün dalış merkezini işletiyoruz.

Gül: Deniz altındaki balık çeşitlerinden bahseder misin?
Hazel: Çoğumuzun ismini bile duymadığı Orfoz, Lahoz, Vatoz, Müren, Kırlangıç balıklarını dalış sayesinde tanıdım ben.

Rumeysa: Dalmak için eğitim şart mı?

Hazel: Kırk beş dakikalık bir bilgilendirme sonucu eğitmen kontrolünde maksimum beş metre deneme dalış yapabilirsiniz. Eğitim almak isterseniz üç günlük bir eğitimin ardından bir yıldızla on sekiz metreye kadar dalış yapma hakkına sahip olabilirsiniz. Dünyada sportif amaçlı maksimum derinlik otuz metre. Yıldızınızı arttırarak otuz metreye ulaşabilirsiniz. Eğitim alanların, almayanlardan farkı; dalışlarının güvenli ve uzun soluklu olması.

Gül: Sizin kaç yıldızınız var?

Hazel: Benim iki yıldızım var. Otuz metreye kadar eğitmen eşliğinde dalabiliyorum.

Rumeysa: Dalışın önerilmediği yaş aralığı ve sağlık şartları var mı?

Hazel: Küçük yaş grubu ile kalp, tansiyon, panik-atak, astım gibi rahatsızlıkları olanlara dalış önerilmiyor.

Gül:Bu sporun yeterince meraklısı var mı sizce?

Hazel: Bundan birkaç  yıl önce özellikle yabancı turistlerden dalış meraklısı çok fazlayken geçen yaz yaşadığımız deprem faktöründen dolayı sayıda önemli oranda azalma oldu.

Rumeysa: Bu kadar çok sevdiğiniz bu sporu ileride meslek olarak düşünür müsünüz?

Hazel: Önümdeki üniversite sınavına odaklanmam gerektiği için bu ara hobi olarak yapmayı; üniversite sürecinde ve sonrasında eğitmen olunca ek iş olarak yapmayı düşünüyorum. Denizden, maviden kopmak istemiyorum. Annem, yazın çok sık daldığımız için solungaçlarımızın çıktığını, kışın da tam tersine susuzluktan solungaçlarımızın kuruduğunu söyler.

Hazel; “Bana göre HAYAT, karada güzel; ama DENİZDE daha GÜZEL!’’ diyor ve yüreğinden kopan gülümsemeyle uğurluyor bizi.

Bu sefer de rotamızı Çalış’a çeviriyoruz. Çalış sahilinde ilerlerken denizin derinlerinden gelen sese kulak veriyoruz ve Caretta Carettaların acı feryatları kulağımıza ilişiyor. Sessizliğin içinden kor bir ateş gibi kopan bu çığlıklar bizim de yüreğimize düşüp, kavuruyor duygularımızı… Fark edilmesi zor değil, gözler önünde her şey. Denize atılan küçük bir taşın çizdiği halkalar gibi büyüyerek çoğalmakta acı içinde kıvranan minik Carettaların sayısı. Aynı zamanda duyarsız olan insanların sayısı…

Onlar yaşama tutunmak için oksijenli havaya ihtiyaç duyarken biz insanlar, onların yaşama haklarını ellerinden alıyoruz. Kumlar, onların üremeleri için en önemli faktörken yine biz insanlar Carettaların yumurtalarını koruma altına almıyoruz. Birçok sahilde -özellikle Çalış plajında- ateş yakmak, gürültü yapmak yasakken maalesef bu uyarıları dikkate almıyoruz.
Şu an dilimizden dökülenleri gözlerimizle görüyoruz. Bize doğru ürkek adımlarla yaklaşan bir Caretta Caretta’yı fark ediyoruz. Uzaktan, şeklinden dolayı hasta olduğunu düşünüyoruz; fakat yaklaştığında gördüğümüz şey, beynimizden vurulmuşa çeviriyor bizi. Onun, hastalıktan değil; insanların denize attıkları atıklar yüzünden gelişimini tamamlayamamış bir Caretta olduğunu anlıyoruz. Daha sonra yumurtalarını fark ediyoruz ve sormadan edemiyoruz.

Gül: Neden yumurtalarını bu kıyıya bırakıyorsun?

Caretta: Çünkü Akdeniz sahili ılıman kuşak içinde ve ince kumlu sahillere sahip. Yumurtalarımı bırakacağım en uygun yer bu yüzden burası.

Rumeysa: Güvenli olduğunu düşünüyor musun buranın? Nasıl emanet edebiliyorsun yavrularını insanlarla dolu bir sahile?
Caretta: Bazı duyarlı insanlar yumurtalarımı fark ediyor ve tel kafesler kurarak yavrularımı korumaya çalışıyor. Bunu gördükçe içim bir nebze de olsa rahatlıyor.

Gül: Peki senin hayatını tehdit eden unsurlar neler?
Caretta: İnsanlar bizim çırpınışlarımızı görmüyor. Sonsuzluğun içinde kayboluyoruz adeta. Yakınlarım teker teker gözlerimin önünde eriyip gidiyor, bu yüzden canım çok acıyor. Gönlümde kopan fırtınayı görmüyorsunuz, görmüyorlar. Biz, yolculuklarımız boyunca denizanalarıyla besleniyoruz. Fakat denize atılan plastik torbaları denizanası sanıp yemeye kalkışınca boğuluyoruz ve ben birçok yavrumu insanların bu bilinçsiz davranışları yüzünden kaybettim. Ya gemicilere ne demeli? Döktükleri petroller denize yayılıyor ve bu bizim nefesimizi kesiyor. Bir de şu var; geceleri yanan ışıklar yolculuklarımıza engel oluyor. Karanlığı yararak gelen ışık, yüzümüze vuruyor ve tüm dikkatimiz ışığı rehber alıyor. Bu yüzden yolumuzdan sapıyoruz.

Rumeysa: Peki insanlardan ne gibi beklentilerin var?
Caretta: Yaşam mücadelemizde karşımızda değil de yanımızda, arkamızda olmalarını istiyorum.

Gül: Karaya yumurtalarını bırakmak için geldiğini biliyorum, peki ya deniz içindeki yaşamın nasıl?
Caretta: Arkana bak! Görüyor musun sessiz çığlıklara bürünmüş uçsuz bucaksız maviliği? Gün geçtikçe çöplüğe dönüşüyor burası. Yaşam alanımız daralıyor. Kuytu bir köşede saklanıp ölümü bekliyoruz. Ölüm bize çok yakın.

Duyduklarımız karşısında sadece sustuk. O an yapmamız gereken neydi ki? Başka ne yapabilirdik ki? Son sözlerini söyleyip denize doğru yol aldı Caretta. Açık kalan yumurtalarının üzerini örttük biz de. O giderken denizin üzerindeki yakamoz bizi hayal dünyamıza sürükledi. Duygularımız, fırtınaya yakalanmış çaresiz bir denizciyi andırıyor.

Masmavi bir gelecek uzanıyorken ufka dek, insanlar umarsızca yok ediyor kainatın kalbini. Oysa deniz, sesini öylesine kazımıştı ki yeryüzüne; karada, şarkılarda, salyangozun kabuğunda duyuyorduk bu sesi.

Bu sefer daha duyarlı bireyler olarak denizin derdine derman olabilmek için tekrar yola çıkıyoruz. TURMEPA’da biyolog- eğitmen Gülden TEMEL ERDÖNMEZ  kapılarını açıyor bize. Tüm soruları istekle, heyecanla bazen de içindeki acıyı hissettirerek cevaplıyor. İlk sorumuzu soruyoruz ona:

 

Rumeysa: TURMEPA’nın açılımı nedir?

Gülden Hanım: Türkiye Çevre-Deniz Koruma Derneği.

 

Rumeysa: TURMEPA Derneğinin kuruluş amacı nedir?

Gülden Hanım: Her şeyden önce ‘’FARKINDALIK’’ oluşturmak. Daha sonra denizlerimizin ve kıyılarımızın kirlenmesini önlemek, kirlilikle mücadeleyi özendirmek  ve etkinliklerimize halkın katılımını sağlamak. En önemlisi de gelecek nesillere yaşanabilir, sağlıklı bir ortam bırakmak.

 

Gül: Bunları gerçekleştirmek için ne gibi projeleriniz var?

Gülden Hanım: Transant Projesi, Geleceğimiz Erimesin Projesi uygulandı. Şimdi de Fatih Projesi kapsamında Sınırsız Mavi Projesi uygulanıyor. Aynı zamanda amatör balıkçıları, kaptanları, Fethiye Spor Kulübünü, Fethiye kürek takımını, otel çalışanlarını, yerel halkı, lise-ortaokul, ilkokul ve anasınıfı öğrencilerini bilinçlendirmek için seminerler veriyoruz. Seminerlerimizle Muğla Dalaman Cezaevinin de kapısını çaldık. Çünkü oradaki kişilerin de eğitimi bizim için oldukça önemli.

 

Rumeysa: Diğer gruplar tamam da ana sınıfı öğrencileri, bilgilendirmek için biraz küçük değil mi?

Gülden Hanım:  Anasınıflarıyla görüşmemizin amacı; deniz sevgisini, bilincini ne kadar küçük yüreklere yerleştirsek o kadar büyük filizler oluşacağına inanmamız.

 

Gül: Peki bu çabalarınız yeterli mi toplumda FARKINDALIK oluşturmak için?

Gülden Hanım: Sizin desteğiniz olmadan olmaz. Biz isteriz ki bu denizde sizin de tuzunuz bulunsun.

 

Rumeysa: Denizlerimiz gün geçtikçe önemli oranda kirleniyor, peki ya nasıl kirleniyor?

Gülden Hanım: Türkiye haritasını göz önüne alırsak denizlerimiz hem denizden hem de karadan kirleniyor. Kirlenmenin %80’ini karadan denize atılan atıklar oluşturuyor, %20’si de gemi kazalarından, denize boşalan petrollerden, gemilerin kanalizasyon atıklarından kaynaklanıyor.

 

Gül: Peki biz ne yapabiliriz bu hususta?

Gülden Hanım: Öncelikle canlı yaşamının devamı için su tüketimini azaltmalıyız. Şu bir gerçek ki; duşta bir dakikada yaklaşık on litre su harcıyoruz. Bu oran, olması gerekenden çok daha fazla. Hayat kaynağımız olan suyu bilinçli tüketmeliyiz. Canlıların yaşam alanını tahrip etmemeliyiz. Geri dönüşümlü malzeme kullanmalıyız, çevremizi bu konuya teşvik etmeli, atıkları kaynaklarında ayrıştırmalıyız…

 

Gül: Atıklar demişken atıkların denizde ayrışma süreçleri hakkında bilgi verir misiniz bize?

Gülden Hanım: Çok üzülerek söylemeliyim ki; kâğıt 2 haftada, ip bir yılda, tahta parçası 13 yılda,  alüminyum kutu 250 yılda, plastik şişe 450 yılda, cam şişe ise dört bin yılda kayboluyor. Sigara izmaritinin süresi ise bilinmiyor. Bu,  demek oluyor ki atılan atıklardan sadece biz değil gelecek nesiller de etkileniyor. Bu zaman zarflarını söylemek dile kolay belki; ama bu atıkların kaybolması çok zor.

 

Rumeysa: Son olarak denizle ilgili derinden etkilendiğiniz bir anınızı paylaşır mısınız bizimle?

Gülden Hanım: TURMEPA’nın teknesiyle bir koya gitmiştim. Analiz için su numunesi alıyordum. Kötü bir kokunun varlığı beni rahatsız ediyordu. Merakla sağıma, soluma döndüm. Zavallı Caretta’nın poşete sarıldığını gördüm. Etrafı su yosunlarıyla doluydu. Bu da şunu gösteriyordu; orada bulunan fosfat fazlalığı yüzünden karbondioksit ve oksijen dengesi bozulmuştu. Öylesine kötü kokuyordu ki belliydi can çekişerek öldüğü. O an bir birey olarak, bir insan olarak kendimden utandım. Çünkü onların haykırışlarına kulak asmayanlar, çaresiz çırpınışlarına aldırış etmeyenler gönüllerine duyarlılığı yerleştiremeyen biz insanlardı.

Gülden Hanım, bu bilgi ve duygu yüklü sohbetin ardından kapıya kadar uğurluyor bizi. Ne kadar duyarlı, ne kadar sevimli biri diyoruz birbirimize. Yüreğinin temizliği yüzüne yansımış sanki. Oradan ayrılırken buruk bir gülümseme oluşuyor dudaklarımızın kıvrımında.

MAVİNİN BİNBİR TONUNA YOLCULUK burada son bulurken yok olup giden maviye, maviyle birlikte yarınlarımızı bilinçsizce yok edenlere dur demenin zamanı değil midir?

Denize akseden yakamozlara ulaşıyordu hayallerimiz;  pişmanlıklar yaşanmadan önce. Başta Büyük Kurtarıcı’nın “Ey Türk istikbalinin evladı!” dediği biz gençler, biz gençlerle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan bütün fertler, tek yürek olmalıyız ki sahip olduğumuz değerler bir inci kolye gibi önümüzde dağılıp kaybolup gitmesin!..

Yoruma kapalı.