Cumartesi,13,Ocak,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » Geçmiş Yıllardan » Röportajlar » 2013 » Serada Yaşamak

Serada Yaşamak

clip_image002

13. Röportajın Adı: Serada Yaşamak

Prof.Dr. Ayhan Önder Çok Programlı Lisesi

Öğrenciler: Arzu Aksoy – Gülce Eken,

Öğretmen: Hatice Özdemir

SERADA YAŞAMAK

Öğretmenimiz FETAV’ın düzenlediği röportaj yarışmasının duyurusunu yaptığı anda, ikimizin aklında ilk beliren konu hem bizim hem de çevremizdeki birçok insanın hayatını kazandığı seralar oldu. Kumluova’da geçim kaynağı demek, sera demek…  Evet, seralarda yetiştirdiğimiz domatesin bize getirisi fazla. Ama götürüsü…

Biz Kumluova Prof. Dr. Ayhan Önder Çok Programlı Lisesi öğrencisiyiz. Birimiz Kumluova’da yaşıyor, diğerimiz Kumluova’ya yakın bir köy olan Karaköy’de. Birimiz sera sahibinin çocuğu, diğerimiz başka bir serada ortakçı. Seralarda çalışmanın ve geçim sağlamanın zorluklarını en iyi bilenlerdeniz; gün geliyor, domates toplanması gerektiği için kitap yüzü açmadan okula gidiyoruz. Okuldan saat üçte çıkıp akşam sekize kadar domates topladığımız günler oluyor. O yorgunlukla ertesi günü okula gittiğimiz günler… Biz öğrenci gözüyle bu zorlukları yaşarken ailelerimizin ve çevredeki diğer seralarda çalışan ailelerin, işçilerin yaşadıkları yabana atılır düzeyde değil elbette. İşte biz de bu durumu incelemek üzere ortakçı bir aile ile görüşme kararı aldık. Karaköy’de yaşayan Hüseyin Karakaş ve ailesine röportaj yapma teklifimizi götürmek için gittiğimizde onları seranın içinde domates toplarken bulduk. Teklifimizi sevecenlikle kabul ettiler; ancak onlar ve bizim için uygun zamanı bulmak epey zor oldu. Çünkü domatesin en yoğun olarak toplandığı ve alıcısının çok olduğu dönemlerdeydik. Onların ekmek paralarına da engel olmak istemediğimiz için kısıtlı zamanlarda da olsa, röportajımızı yaptık.

Hüseyin Karakaş ve ailesine öncelikle nereli olduklarını sorduk. Karaköylü olmadıklarını biliyorduk. Burdur Altınyayla (Dirmil)’dan olduklarını söylediler. Tabi insan merak ediyor, neden oralardan buraya geldiklerini. Bize geldiği yerleri anlattı. Köyünün bir yayla köyü olduğunu, geçim kaynağının genelde çobanlık üzerine kurulduğunu söyledi. Tarım arazileri çok küçük ve parça parça olduğundan tarım yapmak neredeyse imkânsızmış. Bunlardan başka da geçim kaynağı yokmuş. E artık çocukluk dönemi de bitmiş, evlenip aile kurma vakti de gelmiş. Ama aileyi ne ile geçindireceksin? Elde avuçta yok, babadan dededen kalma bir zanaat yok. Hüseyin abi de “Doğduğum yer değil doyduğum yerdir memleket” deyip almış eline bavulu, düşmüş yollara. Tanıdıktan, akrabalardan duyduğu bu yörelere bir de o ayak basmak istemiş. Herkes gidiyor, bir de ben gideyim demiş. Bir de o şansını denemek istemiş. Öyle ya, bir yerde dikiş tutturabilmek biraz da şans işidir bazen.

Gelmiş buralara. Uzaktan bakınca her yer deniz gibi görünmüş gözüne, yanına varınca anlamış koskocaman naylonların, camların içinde de hayat olduğunu. Eş dost, akrabadan duymuş dedik ya buraları. Onlar vasıtasıyla da ortakçı arayan birilerine yönlendirilmiş. Anlaşmışlar kazancın dörtte birine, başlamış çalışmaya. Soruyoruz, geldiğinde maddi durumun nasıldı, diye. “Uzun yollardan gelmişsin, elde avuçta var mıydı?” diyoruz. Yoktu, diyor. Ne elde ne avuçta… Geldiğimde hemen çalışmaya başlamak zorundaydım, diyor. Paraya ihtiyacım vardı, diye de ekliyor.

Serada ne gibi işler yaptıklarını, ne kadar çalıştıklarını soruyoruz. Bize dinlenme yok, diyor. Sabah saat 5’te giriyoruz seraya, akşam ezanında çıkıyoruz, diyor. Bu aralar domates toplama işleri yoğunlaştığı için bu süre uzaya da biliyormuş. Yıl içinde seraların yaklaşık iki ay kadar boş kaldığını söylüyor. Haziran gibi işlerinin biteceğini, iki ay kadar sonra da tekrar fide dikimlerinin başlayacağını ve durmaksızın sürecek olan maratona tekrar gireceklerini belirtiyor. O iki aylık süreyi nasıl geçirdiklerini soruyoruz, genelde memlekete gittiklerini söylüyor. Gurbetlik zor… 8 yıl olmuş buralara geleli. Alışmış tabi havasına, suyuna. Ama Altınyayla’ya her gidişimde bir başka oluyorum, demeden edemiyor.

O sırada çocuklar giriyor içeri. İki çocuğu var Hüseyin abinin. İkisi de okuyormuş. Çocukları okutmak zor oluyor mu diyoruz biraz da masumane. Düşüncelere dalıyor, yüz ifadesi babamınkiyle (Arzu AKSOY’un babası) aynıydı o an. Uğraşıyoruz çok şükür, diyor. Zaten ailelerimizdeki tek gaye bu değil midir? Bizleri okutmak, “büyük adam” etmek… Aileler yuva kurdukları andan itibaren hep çocukları için didinirler ya, okutamasalar bile, birikimlerini, çocuklarına kalsın, diye yaparlar. Kendileri için yaşayan çok az aile vardır herhalde ülkemizde. Hep çocuklar için… Hüseyin abi de çocuklarım adam olsun da, ben iyi kötü yaşarım diyenlerden. Belki de yıllık gelirinden en büyük payı iki evladını okutmak için ayırıyor. Yıllık gelirini soruyoruz. Yaklaşık 7000 TL kadar, diyor. Hemen aklımda hesaplamalar başlıyor. Bizim ülkemizde yıllık kişi başına düşen milli gelir 10000 Dolar civarında değil miydi diye düşünüyorum. Bu ailenin dört kişi olduğunu düşünürsek, yıllık kişi başına düşen gelirleri 1750 TL eder. Bir de açlık ve yoksulluk sınırları geliyor aklıma. Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı aylık 1000 TL civarında. Hüseyin abinin ailesinin ise aylık kazancı 600 TL’den daha az. Bu tablo insanın kafasını karıştırmıyor değil. Altınyayla’daki hayatıyla kıyaslayınca buna da şükür diyor yine Hüseyin abi. Öyle ya, hiç yoktan iyidir(!) değil mi?

Biz konuyu yine çocuklara getiriyoruz, yaşam şartlarımız arasında benzerlik kurduğumuz için olsa gerek. Çocuklar da serada çalışıyor mu diye merak ediyoruz. Ama “Sizin bulunduğunuz serada kimler çalışıyor?” diye sormayı tercih ediyoruz. Sera sahibi eşiyle birlikte çalışıyormuş. Bir de bizim aile, diyor. Eşi ve çocukları… Bazen işler çok yoğun olursa gündelik para karşılığı işçi de getiriyormuş sera sahibi. Çocuklar her gün yardıma geliyor mu, diye ekliyoruz. İşler yoğun olursa mecbur kalıyoruz, diyor. Onların doldurduğu bir kasa domates bile kar bizim için, diyor. Çocuklar suskun. Onlar söylemese de biz anlıyoruz ki, gündüz okula gidip akşam serada çalışınca evde ders çalışamıyorlar. Bu durum da okuldaki başarılarını etkiliyor. Gün geliyor, uykulu ve yorgun gözlerle okula gidiyorlar. Ne öğretmeni dinleyebiliyorlar ne de okuduklarını anlıyorlar. Ama –maalesef- hayat şartları bunu gerektiriyor.

Hüseyin abiye oturdukları evin kime ait olduğunu soruyoruz. Sera sahibinin, diyor. Buraya herhangi bir kira vermiyormuş. Zaten buralarda sera sahiplerinin ortakçılarından ev kirası almaması kuralı işler. Sera sahibi çoğu zaman iki göz bir ev verir ortakçılara, bütün aile tek bir odada yaşarlar. Hüseyin abinin evi de böyle. Yıkık dökük değil, ama eski. Kışın soğuk alıyor. Yine de iyi evimiz, diyor Hüseyin abi. Bazı ortakçılara naylondan bir baraka veriliyor yaşamaları için, kışın yağmur alıyor, soğuk oluyor, her gün çamurun içinde yaşamak zorunda kalıyorlar, diyor. Ama dibindeki iki katlı lüks evde yaşayan da o seranın sahibi oluyor, diyor. İki insan hayatı arasındaki zıtlık Hüseyin abinin gözünde böyle canlanıyor.

Kazandığı 7000 TL’yi toplu mu, yoksa aylık mı aldığını soruyoruz. Tek seferde alıyorlarmış. Bu para gelene kadar, genelde sera sahibinden borç alarak geçiniyorlarmış. Sonra aldıkları borç hesaptan kesiliyormuş. Yani o para toplu bir şekilde ellerine geçmiyor ne yazık ki. Bakkaldan, fırından yaptıkları alışverişler de veresiye usulü oluyormuş. Bu parayı aldıklarında ödemek koşuluyla… Sera sahibinin ne kadar kazandığı sorusu takılıyor aklımıza. Bizimkinin üç katı, diyor. Yer onun olduğu için, anlaşma böyle yapılıyormuş.

Serada sadece domates mi yetiştiriyorlar, yetiştirdikleri domatesten kendileri de yiyorlar mı acaba diye merak ediyoruz. Kendileri için küçük bir alanda sebze yetiştiriyorlar, oradan alıp yiyorlarmış. Domates, biber, fasulye, marul, maydanoz gibi sebzeleri yetiştiriyorlarmış. Onlar için para harcamamaları geçimlerini daha da kolaylaştırıyor olsa gerek.

Biraz da seraların yaşadığı doğal felaketlerden konuşmak istiyoruz. Her yıl kış aylarında televizyon haberlerinde hep karşımıza çıkar ya, “Seraları don aldı” ya da “Seraları sel bastı” gibi haberler. Hatta domates fiyatları da tavan yapar o sıra. İşte o günleri soruyoruz Hüseyin abiye. “Sera zarar gördüyse kazanç da düşüyor tabi, ama bizim serada bir sorun yoksa bayram oluyor bize o zamanlar. Domatesi daha pahalıdan satabiliyor, kazancımızı artırıyoruz.” Kiminin felaketi kiminin bayramı olabiliyor işte. Yağmur ve rüzgârdan seralarının şimdiye kadar hiç zarar görüp görmediğini sorduk. Seranın naylonu atmış bir keresinde. 3 alacaksak 1 aldık diye de maddi zararını anlatıyor bize.

Seralardan geçimini sağlayanlar bilirler. Kış gecelerinde hava soğuksa eğer “don yakılır” buralarda. Don olayı sebzeleri vurmasın diye nöbetleşe seranın içindeki sobaya odun atılır. Sobanın sönüp sönmediği sürekli kontrol edilir o soğuk, yağmurlu, çamurlu, rüzgârlı kış günlerinde. O günler elbette ki uykusuz geçer. Ekmek parasının heba olma riski vardır ne de olsa. İşte o günlerde geceleri tuttukları nöbetin ardından gündüz dinlenip dinlenemediklerini soruyoruz. Serada çalışmaya devam ediyorlarmış. Bize dinlenmek yok, diyor. Uykusuz da olsa, seradaki işler bekliyor ne de olsa. Domatesler Hüseyin abinin uykusuzluğundan anlamaz ki. Büyümeye ve ilgi istemeye devam ederler. Hüseyin abi, çocuklarının don nöbeti tutmalarına izin vermiyormuş, ertesi gün okul oluyor çünkü. Ama biz, arkadaşlarımızdan da biliyoruz ki, gözleri kan çanağına dönmüş halde okula gelen, o halde kendisinden bir performans beklenen öğrenciler oluyor. Ekmek parası kazanmanın zorluğunu henüz küçücük yaşta uykusuz kalarak öğreniyor onlar.

Kışın soğuk oluyor, don gibi sel gibi felaketlerle yüz yüze geliniyor, ama bir de bunun yazı var elbet. Yaz ayları ne kadar sıcaktır buralarda biliriz. Seranın içi ne kadar sıcaktır tahmin edebilir miyiz? Hele ki sabahtan akşama kadar o buharın içinde kalan biri için… Bu sıcaklarla nasıl başa çıktığını sorduk. Sabah daha da erken kalkıp sabahın serinliğinde işleri yoluna koymak için uğraştığını söyledi Hüseyin abi.

Biraz da domateslerdeki hastalıklardan konuşalım dedik. Domateste külleme, karaşimşek gibi bazı hastalıklar olur. Hastalık gelince tabi o yılki ürünün hiçbir faydası olmaz yetiştirene. Hüseyin abinin serasında hiç böyle bir hastalık olup olmadığını sorduk. Hayır, diyor, olmadı şimdiye kadar. Olmasın da zaten, yoksa bütün emeğimiz çöpe gider, diyor. Ama komşularının seralarında daha öncesinde bu gibi durumlar yaşandığını ve o yıl içinde ne kadar geçim zorlukları çektiklerini de eklemeden edemiyor. Yani sadece çalışmak ve sebzeye layıkıyla bakmak da yetmiyor buralarda. Şans da gerekiyor iyi bir gelirin olması için, yılsonunda emeğin karşılığını almak için. Emeğinin karşılığını aldığını düşünüyor mu acaba Hüseyin abimiz. Allah’a şükür, diyor. Yeterince kazanıyoruz, aç değiliz, açıkta değiliz, diyor. Bir insanın hayatını sürdürmesi için daha ne gerekir ki?

Fazlasında gözü yok Hüseyin abinin. Doymak ve barınmak yetiyor ona. Bunun için kaç gecesini kaç gündüzünü harcadığını hesaba katmadan yaşıyor. Ama çocuklarının böyle bir hayat sürmelerini istemiyor. Onları sonuna kadar okutmak, elinden ne geliyorsa eğitimleri için kullanmak istiyor. Belli ki çocuklar da babalarının yaşadığı zorluğun bilincindeler. Dersleri için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar. Belki de ailelerinin hayatını refaha çıkaracak olan bu çocuklar. Çocuklara dersle ilgili herhangi bir soruları olduğunda bize gelebileceklerini söylüyoruz. Ardından, oradan ayrılmak için müsaade istiyoruz. Biliyoruz ki, bu kısıtlı zamanı da işinden kısarak yarattı Hüseyin abi. Daha fazla işine engel olmak istemiyoruz. Çalıştıkları serayı da gezip ziyaretimizi tamamlıyoruz.

Yoruma kapalı.