Cumartesi,13,Ocak,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » 2014 Röportajlar » Sessiz Çığlık – Röportaj
Sessiz Çığlık – Röportaj

Sessiz Çığlık – Röportaj

2014 Yılı 7. Fethiye Uluslararası Kültür Sanat Günleri RÖPORTAJ YARIŞMASI

RÖPORTAJIN ADI: SESSİZ ÇIĞLIK

RÖPORTAJIN KONUSU: İşitme ve Konuşma engelliler

RÖPORTAJIN AMACI: İşitme ve konuşma engellilerin sorunlarına dikkat çekmek

OKUL: Fethiye Otelcilik Turizm Meslek ve Ticaret Meslek Lisesi

ÖĞRENCİLER: Duygu ŞABBAK – Gamze SEVİNÇ

ÖĞRETMEN: Şahander ERTEMLİ

SESSİZ ÇIĞLIK

              Okuldan çıkıp dolmuş durağına gittik.Duraktan  ilk kalkan dolmuşa bindik.Dolmuşta anne ve 10 yaşlarında bir çocuk dikkatimizi çekti.Çocuk sürekli bir şeyler anlatıyor,annesi hayır der gibi başını arkaya atıyordu.Çocuk ise çırpındıkça çırpınıyordu.Çocuğun işitme ve konuşma sorunu olduğu anlaşılıyordu..Bir an kendimi onların yerine koydum.Konuşamamak,etrafındaki herkesin konuşması;fakat sizin hiçbir şey anlamadan onlara bakmanız…Ne kadar zor bir hayat.

Öğretmenimiz röportaj yarışmasını duyurmuştu.Aklıma dolmuştaki çocuk ve annesi geldi.İşitme engelli çocuğu olan ailelerle röportaj yapmak istediğimi söyledim.Öğretmenimiz yapabileceğimizi;ancak onları çok iyi anlayabilmek için onlarla bir gün geçirmemiz gerektiğini söyledi.Öğretmenimiz haklıydı.Sadece konuşarak onları anlayamazdık.Bir günlerini nasıl geçirdiklerini görmek,yaşamak lazımdı.Önce araştırma yaptık ve birkaç  aile tespit ettik.Onlara bu çalışmamızdan bahsettik onlar da sağ olsun kabul ettiler.

İlk gittiğimiz ailenin iki çocuğu vardı ve ikisi de işitme engelliydi.Bir pazarı onlarla geçirmek üzere Mehmet ağabeylerin evine geldik. Önce Furkan karşıladı bizi.Çok sevimli bir çocuktu.Elleriyle ne işiniz var burada der gibi işaret yaptı.Biz ise sadece gülümsemekle yetindik.Çok sıcak karşılandığımız bu evde hiç yabancılık çekmiyoruz.Hep birlikte kahvaltı hazırlayıp masaya oturduk.Kahvaltımızı  yaparken konuşmaya başladık.Bu arada Furkan’ın anne ve babasına karşı zaman zaman çok hırçın olduğunu fark ettik.İlk söze Mehmet ağabey başladı.iki çocuğun da aynı sorunu olmasının kendilerini çok yıprattığını söyledi.Akraba olmadıklarını,bu durumun milyonda bir görülen gen uyuşmazlığından kaynaklandığının Antalya’da tespit edildiğini belirtti.Çocuğunuzun duymadığını kaç yaşında fark ettiniz diye soruyoruz. “İlk çocuğumuzda 3 yaşında ancak fark edebildik;çünkü Osman’ın bir kulağı birazcık duyuyordu.Bazen tepki verip bazen vermeyince anlayamadık.”diyor.Kahvaltı yapmakta zorlanıyoruz;onların hüzünlendiğini gördükçe lokmalar boğazımıza diziliyor.Osman’ın işitmediğini fark edince ne yaptıklarını soruyoruz.Ondan sonra hayatımız alt üst oldu diyor Mehmet ağabey.Antalya’da ameliyat ettiler.Yapılabilecek tek şeyin cihaz takmak olduğunu söylediler.Cihazla biraz duyuyor;fakat konuşması zor anlaşılıyor.Osman’la da konuşmak istiyoruz;fakat Osman pek gözükmek istemiyor.Mehmet Ağabey,Osman’ın yaşı gereği zaman zaman bunalıma girdiğini,kulağındaki cihazı problem ettiğini belirtiyor.Kulağın içine yerleştirilen cihaz istedi ondan da yeterli verim almayınca normal cihaza döndüklerini anlatıyor.

Kahvaltımızı bitirip sofrayı topladıktan sonra Furkan, bize evlerini gezdirdi.Evi kredi ile yeni almışlar,küçük şirin bir ev.Furkan odasındaki tüm oyuncakları gösterdi,anların nasıl oynandıklarını da işaretlerle bazen de konuşmaya çalışarak anlattı.Daha sonra bahçeye çıktık ve konuşmaya orada devam ettik.İkinci çocuğa nasıl karar verdiklerini sorduk.Teslime Abla,kolay olmadı diyor.Osman ile Furkan arasında 10 yıl olduğunu öğreniyoruz.Bu kadar ara vermemizin nedeni,diyoruz. “ Osman’ın kendi başına bazı işleri yapabilmesini bekledik.İkinci çocuğumuzun da aynı olabileceğini düşünmedik ya da düşünmek istemedik.” diyor.Mehmet ağabey ise “ ikinci çocuğu biz Osman’a destek olsun diye yaptık;fakat ikinci çocuğumuz Osman’dan daha ağır bir işitme özrü ile doğdu Allah’ın taktiri.” diyor;fakat gözleri dolu dolu olduğu dikkatimizden kaçmıyor.Bu kasvetli havayı  yine Mehmet Ağabey dağıtıyor.Alıyor bağlamayı  eline bir türkü söylüyor.Bu bizim için hoş bir sürpriz oldu.Anlıyoruz ki Mehmet ağabey,üzüntüsünü, sevincini bağlamanın tellerinde döküyor.

Furkan’ın duymadığını ne zaman fark ettiniz diye soruyoruz.Teslime abla, “Ben üç-dört aylıkken fark ettim;fakat eşim inanmadı.” diyor.Mehmet ağabey: “Aynı sorunu yaşayabileceğimizi hiç düşünmemiştim;bu yüzden kabul etmem çok zor oldu.Furkan doğduktan bir yıl sonra kardeşimin düğünü oldu.Furkan o kadar kalabalık ,davul sesine rağmen uyuyor ve hiç rahatsız olmuyordu.Esas o gün Furkan’ın duymadığını kabul etmek zorunda kaldım.Portakal bahçesine gidip saatlerce ağladım;sonra da gelip düğüne devam ettik.”diyor.Gerçekten yaşadıkları kolay şeyler değildi.Biz de onlarla birlikte üzüldük,teselli etmeye çalıştık.

Furkan’ın duymadığını anlayınca Antalya’da bir profesöre gittiklerini,onun kendilerine önce ümit verdiğini ameliyat  olursa düzelir dediğini;ameliyattan sonra umduğumuz gibi değilmiş deyip geçtiklerini; sesi zaman zaman titreyerek,zaman zaman da öfkelenerek  anlatıyor.

Biz konuşurken Furkan annesine bir şeyler anlatıyor;sonra da bisikletine binip gidiyor.Teslime abla hemen panik oluyor,arkasından o da gidiyor.Ne olduğunu sorduğumuzda

Annesinin Furkan’ın yanından bir an bile ayrılamadığını öğreniyoruz.Mehmet Ağabey başlıyor anlatmaya:” Furkan’ın kulağının arkasında, deri altında  Biyonik kulak (Cochlear Implant) adı verilen bir cihaz var.Bu cihaz Furkan ‘a yedi yaşında takıldı.

Doktorlar bizi bu konuda hiç yönlendirmedi.Sağdan soldan duyduklarımızla bu cihazdan haberimiz oldu.Doktorlar daha önce yönlendirseydi Furkan çok daha erken ve çabuk konuşmayı

öğrenecekti.Ne kadar erken takılırsa  konuşma da o kadar  hızlı oluyor.Biz biraz geciktik.Bu cihaz çok pahalı,devlet cihazı veriyor:fakat çok iyi korumamız gerekiyor.İkinci bir şansımız yok.Furkan dikkat etmiyor,bu yüzden annesi her an peşinde.Furkan 5.sınıfa gidiyor,annesi beş yıldır onunla okula gelip gidiyor.Düşüp kafasını çarpsa hayati tehlikesi var.Çocuk çok terliyor,cihaz nem alınca çalışmıyor.Ayrıca cihaz bozulunca burada yapılamıyor,her sefer İzmir’e gönderiyoruz.”Bunları duyduktan sonra içimizden defalarca şükrediyoruz sağlıklı olduğumuz için.Bu arada Teslime abla Furkan’ı almış getiriyor.O da hiç yalnız bırakamadığından yakınıyor.Bisikletten düştü,düşünce cihaz bozuldu  diye çok korktuklarını belirtiyor.Burada bu cihazdan anlayan hiçbir yer yok diyor Mehmet ağabey.Bazen küçük bir sorunu bile çözemediklerini,çaresiz kaldıklarını anlatıyor.

Biz konuşurken Furkan’ın sürekli bir şeyler istediği ve ara ara annesine vurduğu dikkatimizden kaçmıyor.Teslime abla, kolundaki morlukları gösteriyor. “Aklına gelen her şeyi almak istediğini,izin vermeyince de bana böyle vuruyor.Furkan’ı tutmak,söz geçirmek çok zor.” diyor.Teslime ablada sanki yılların yorgunluğu var,yüzündeki ifadeden ne çektiğini anlayabiliyoruz.Konuşamadıkları için çok  sinirli olduklarını,ağabeysi 20 yaşında ona bile sözlerini dinletemediklerini belirtiyor.

Osman ve Furkan’la ilgili kendi ailelerinizden yeterli destek alabildiniz mi diye soruyoruz.Her ikimizin de ailesinden destek olmaya çalışanlar oldu;fakat bir de bizi dışlayanlar,rahatsız oluyoruz diye bir araya gelmek istemeyenler,bizim olduğumuz yerden kaçanlar,çocukları hırpalayanlar oldu.Onları da Allah’a havale ettik diyorlar.Teslime abla yakın zamanda yaşadığı bir olayı ağlayarak anlatıyor: “Ailelerimizle birlikte yaylada bir yere pikniğe gittik.Çocuklar birlikte oynuyorlardı.Furkan sinirli olduğu için çocuklarla kaynaşması ve oynaması zor oluyor.Çocuklar arasında kavga çıktı.Kayınvalidem hemen gidip olayı yatıştırdı.Hepsine ayrı ayrı salıncak kurdu.Bir süre sora tekrar kavga ettiler. Biz varıncaya kadar eniştelerden biri çoktan koşmuş.Furkan’ı ileri doğru ağaçlık alana götürmüş,çocuğun sesi de çıkmıyor,orada ağlarken buldum.Kolunu gösterdi,kolunu öyle bir tutmuş ki çocuk bir hafta  oynatamadı.Omuzla dirsek arası mosmor olmuştu.Kimin yaptığını bana gösterdi,babasından sakladık yoksa olay çıkardı.Zaten ben pek bir yere gitmemeye çalışıyorum.Gittiğim yerlerde de böyle üzücü olaylar yaşıyorum.”diyor.     Yaşamayan asla bizi anlamıyor diye de ekliyor. “Bize sürekli çocukları yetiştiremediniz böyle çocuk mu büyütülür?diyorlar.Onların  çocukları sapasağlam kendileri yine de söz geçiremiyor.Bizim yerimize kendilerini koymadan konuşuyorlar bunlar bizi çok üzüyor.”diyor.Dinlerken içimiz parçalanıyor biz de kendimizi tutamayıp Teslime ablayla birlikte  biz de ağlıyoruz.

Osman’ın sekizinci sınıfı bitirdiğini öğreniyoruz.Teslime abla, “Osman’a da Furkan gibi uğraştım,diyor.8 yıl okula geldim gittim.” diyor.Teslime ablanın anneliğine,fedakarlığına hayran oluyoruz.Furkan ise 5.sınıfta.Annesi Furkan’ın sınıfta problem çıkarmadığını,öğretmenini dinlediğini anlatıyor.Başlarda velilerle bir sıkıntı yaşadıklarını;fakat zamanla aştıklarını belirtiyor.Osman 10 yıl rehabilitasyon merkezine gitmiş,Furkan’ın ise rehabilitasyon merkezine gitmeye devam ettiğini öğreniyoruz.Teslime abla: “Fethiye’de işitme engelliler için bir okul olsa daha faydalı olabilirdi,biz okuldan pek bir şey öğrenemiyoruz.Rehabilitasyon merkezinden daha fazla destek görüyoruz.Furkan ,okumayı,yazmayı;4 işlemi rehabilitasyonda öğrendi.”diyor.

Osman’la biraz konuşuyoruz;fakat fotoğraf çektirmek istemiyor,biz de anlayışla karşılıyoruz.Osman’ın berber olduğunu öğreniyoruz.Sekizinci sınıfı bitirdikten sonra çırak olduğu berberlikte ilerlemiş ve dükkan açabilecek duruma gelmiş;fakat maddi imkanların yetersizliğinden yakınıyor.Kadrolu iş için uğraştığını,ancak her sene başvuru yapıp bir sonuç alamadığını belirtiyor.Osman’a kardeşinin durumunu nasıl karşıladığını soruyoruz.”Ben zaten toplumda yeterince sıkıntı çekiyorum.Aynı şeyleri kardeşimin de yaşamasını istemezdim.Bazen müşteriyi anlayamıyorum.Tekrar sorduğumda kızanlar oluyor.cihazı fark etmeyen bir müşteri ‘Sen sağır mısın?’dedi.O an her şeyi bırakıp gitmek istedim.”diyor.Seni en çok insanların hangi davranışı üzüyor diye soruyoruz. “Başkaları değil de kendi aile çevremin beni yok sayması çok üzüyor.”diyor.Biraz açıklamasını istiyoruz. “Benimle aynı yaşlarda iki kuzenim var.Onların yanına gidiyorum,her zaman yanlarında arkadaşları oluyor.Birlikte geziyorlar,sohbet ediyorlar;Beni aralarına almıyorlar,yok sayıyorlar.Bu beni çok üzüyor.”diyor. Osman’ın çok üzülüp sıkıldığını anlıyoruz.Biraz ara verip Osman’la futbol üzerine sohbet ediyoruz.Anlıyoruz ki Osman’ın arkadaşa ihtiyacı var.Kendini çok yalnız hissediyor.Konuşmaları zor da olsa anlaşılıyor,biraz yüksek sesle konuşmanız gerekiyor;yani biraz emek harcamanız gerekiyor.Sanırım insanlar kolay olanı tercih ettikleri için Osman yalnız kalıyor.Onun da konuşmaya dertleşmeye ihtiyacı olabileceği kimsenin aklına gelmiyor.

Teslime abla, kısır  yapmış.Çayımızı alıp bahçeye çıkıyoruz.Sohbetimiz  de devam ediyor.Teslime abla, “Bir gün Osman bana ‘Anne biz neden böyleyiz?’diye sordu.Ne diyeceğimi bilemedim.Kendinden çok kardeşi için  ağladı.Onun duymadığını öğrendiğinde odaya kapanıp saatlerce ağladı.”dedi. Gözlerimiz Osman’ı ararken evlerinin arka tarafındaki ova yolunda ileri geri yürüyüp telefonla konuştuğunu gördük..Teslim’e ablaya hemen geliyoruz deyip Osman’ın yanında alıyoruz soluğu.Amacımız onunla daha fazla konuşabilmek.Telefonla birbirimize hoşlandığımız  müzikleri atıyoruz,hoşlandığı  şeyler üzerine sohbet  ediyoruz.Bir an Gamze, Osman’a bu durumda olmak nasıl bir duygu diye soruverdi.Bu soruyu kendi de nasıl sorduğuna şaşırdı.Ağzından plansızca çıkıvermişti.Osman,donmuş bir şekilde karşıya bakıyordu,sonra konuşmaya başladı. “Dipsiz bir kuyuda olmaktan hiçbir farkı yok.Kuyunun en dibindesiniz,çıkmak için sürekli çırpınıyorsunuz:fakat sesinizi kimseye duyuramıyorsunuz.Onca  kalabalık içinde sürekli yalnızsınız.”diyor.Daha fazla konuşmamak için hemen yanımızdan uzaklaşıyor.Biz de bu cevaptan sonra onu kendi halinde bırakıyoruz.

İkindiye doğru zamanımızın azaldığını düşünerek Mehmet ağabeyle tekrar konuşmaya başlıyoruz.İşitme engellilerin sizce ne gibi sorunları var diyoruz. “Fiziki engeli olan insanlar için yeterli olmasa da bir şeyler yapılmaya çalışılıyor;fakat işitme engelliler toplumda fark edilmiyor.Bizlerin yaşadıkları sıkıntıları insanların anlamasını istiyoruz.Benim bütün amacım iki işitme engelli çocuğumun kendi ayakları üstünde durmalarını sağlamak.Çocuklarımın bir meslek sahibi olmaları için uğraşıyorum. Okumalarını çok isterdim.Fethiye’de keşke sadece işitme engelliler için bir okul olsaydı.Furkan’ın cihazının hiçbir parçası yok burada.Cihazın ayarı için bile İzmir’e gidip gelmek bizi yıpratıyor.Çocuklarım bu problemle ömür boyu yaşayacaklar,ancak hayatlarını kolaylaştıracak imkanların da sağlanmasını istiyorum.İleride  belki evlenip bir  yuva kuracaklar;bir ev,araba almak isteyecekler;bu konuda devletin destek olmasını istiyorum.Diğer özürlülere sağlanan ÖTV indiriminin işitme engelliler için de sağlanmasını gerekiyor.”diyor.Hak veriyoruz Mehmet ağabeye.

Teslim’e ablaya da insanlardan ne istiyorsunuz diye soruyoruz.Toplumda kabul edilmek,dışlanmamak istiyorum.Bazı aileler,çocuklarının Furkan’la oynamasına izin vermiyor.Oysa bizim Furkan’la oynayacak çocuğa ihtiyacımız var.Onun konuşmayı geliştirmesi buna bağlı.İnsanların bize acımasını istemiyorum.Kayınvalidemin bir cümlesi vardır  beni çok yaralar, gittiğimiz her yerde ‘Buncağızlar da duyamıyorlar.’Bu cümleden nefret ederim.Benim çocuklarımın acınmaya değil;  manevi desteğe ihtiyacı var.Hayatımız zor;insanlar zorluk çıkarmak yerine destek olsalar her şey daha farklı olacak.”diyor.Biz burada, onların yaşadığı zorlukların binde birini belki yansıtabildik. Onlar, hayatlarını çocuklarına adamışlar.Bize kalsa Teslim’e ablayı yılın annesi seçerdik.

Bütün bir günü onlarla geçirirken dikkatimizi en çok Osman ile Furkan’ın ailesine, özellikle de annesine davranışları çekiyor.Her istedikleri anında olsun istiyorlar.İstediği olmazsa Furkan, annesine vurmaya başlıyor.Teslime abla, “Biz huzurlu bir yemek yiyemiyoruz diyor.Her yemekte Osman ya da Furkan yemekte bir şeyi beğenmez ya da kavga ederler,biri tabakları çarpar biri kaşık çatalı atar.”diyor.Konuşamamanın verdiği bir hırçınlık var ikisinde de.

Yavaş yavaş hava kararmaya başlıyor,bizim de gitme zamanımız geliyor. Hepsiyle tek tek vedalaşıp ayrılıyoruz.Furkan bir süre bizimle yürüdü,sonra yine gelin der gibi bir hareket yaptı,biz de tamam dedik.Onlarla bir gün geçirmek bize çok şey öğretti.Hep dışarıdan baktığımız,dikkat bile etmediğimiz bu insanların yerine koyduk kendimizi.Hayata bakış açımız değişti.

Öğretmenimizin yönlendirmesi doğrultusunda bir günümüzü geçireceğimiz diğer aile ile bağlantı kurduk .Onlar da bizi kabul ettiler.Sabah erken kalktıklarını öğrendiğimiz bu eve doğru yola çıktık.Eve saat  dokuz gibi ulaştık.Kapıyı genç bir kadın açtı.Kapıdan adımımızı attığımızda içerden ağır bir koku gelmeye başladı.Evin içi oldukça dağınık ve bakımsızdı.İçinde çok az eşya olması dikkatimizi çekti.Baktık herkes yere oturuyor biz de oturduk.Kendimizi tanıttıktan sonra,bize kapıyı açan ablanın engelli Ayşe abla ve Bayram ağabeyin kardeşinin hanımı olduğunu öğreniyoruz.Diğer odadan biri kız biri erkek iki kişi emekleyerek bize doğru geldi.Kafalarıyla hoş geldiniz der gibi bir hareket yaptılar.Biz de gülümseyerek cevap verdi. İsimlerinin Bayram ve Ayşe olduğunu öğrendiğimiz bu insanlar yürüyemiyor ve konuşamıyorlardı.

Ebru ablaya,sadece siz mi ilgileniyorsunuz diye sorduk. “Anneleri,bakıyordu geçen yıl öldü.6 kardeşler;fakat ilgilenen yok.Ben bakmasam çok rezil olurlar.Babaları onların bakımında bana çok yardımcı oluyor.Ona bir şey olursa ne yaparım bilmiyorum.”diyor.Hiç konuşamıyorlar mı diye soruyoruz.Ebru abla: “Konuşmaya çalışıyorlar;fakat uzun süre yanlarında kalmayan anlayamaz.”diyor.Bu arada babaları eve geldi.Onunla konuşmaya çalışıyoruz;ancak kulağı çok az duyduğundan derdimizi anlatamıyoruz,yardımımıza Ebru abla yetişiyor.Ebru abla,hem babalarıyla hem de bu iki engelli kardeşle çok kolay iletişim kurabiliyor.Bunu nasıl başardığını sorduğumuzda, “Uzun süredir birlikte yaşıyoruz,sadece eve yatmaya gidiyorum.”diyor. Diğer çocukların sağlıklarının yerinde olduğunu öğreniyoruz.Nadi amcaya: “Onların nasıl bu hale geldiğini soruyoruz.Oğlan,6 yaşına kadar sapasağlamdı,kız 3 yaşına kadar gayet sağlıklıydı.ikisi de çocuk felci sonucu bu hale geldiler.”diyor.Önce yürüyememeye başlamışlar daha sonra diğer sorunlar başlamış.Tedavisi yok muydu diye sorduk.Amcanın verdiği cevap çok ilginçti. “Bilmem,hiç doktora götürmedik,iş güç bakamadık.”diyor.Bu kadar basit miydi?İki gencecik insan neredeyse ölüme terk edilmiş.Söyleyecek söz bulamıyoruz.Aralarındaki yaş farkının beş olduğunu öğrendiğimiz bu insanların biri 30 diğeri 35 yaşlarında.

Günlük yaşamda neler yaptıklarını soruyoruz.Ebru abla: “Kız genellikle yanımdan ayrılmaz,zar zor dışarı çıkıp biraz hava alır yine yanıma gelir.Bayram,hiç dışarı çıkmaz.Hep odadır.”diyor.Biz konuşurken sürekli bize gülümsedikleri dikkatimizden kaçmıyor.Söylediğimiz her şeyi anladıklarını;fakat konuşamadıklarını  ifade ediyor Ebru abla.O kadar masum,çaresiz,ümitsiz bakışları var ki onlara baktıkça göz yaşlarımızı içimize akıtıyoruz.

Ebru ablaya,onlara nasıl baktığını soruyoruz. “Sabah kahvaltılarını hazırlıyorum,bulaşık çamaşır,öğle yemeği,akşam yemeği,derken yatırıp eve gidiyorum.3 Çocuğum var onlara fazla zaman ayıramıyorum.kendi annem rahatsız onunla ilgileniyorum.Yani kendimden başka herkese zaman ayırıyorum.”diyor.Bu  sözünden üzerindeki yükün ağırlığını anlayabiliyoruz.Onlara bakmanızı eşiniz mi istedi diye soruyoruz. “Eşim, bakmak istemiyorsan bakma, dedi.Benimkisi vicdani bir sorumluluk,eşim beni çok taktir eder.”diyor.Hiçbir kan bağı olmayan bu insanlara bakmak tabi ki taktir edilecek bir davranış;ancak işin maddi bir boyutu olduğunu da görmemek imkansız.Ayşe abla ve Bayram ağabey biraz da bizle konuşun der gibi bize bakıyorlar.Ebru abla iletişim kurmayı çok sevdiklerini ifade ediyor.Onlarla konuşmaya çalışıyoruz,Bize bir şeyler anlatıyorlar;ama biz onları Ebru ablanın yardımı olmadan anlayamıyoruz.Bizim lisede okuduğumuzu öğrenen Bayram ağabey: “Ben de avukat olmak isterdim.”diyor.Bu cümle bizi öyle yaralıyor ki sözcüklerin yetersiz kaldığı,göz yaşımıza hakim olmakta zorlandığımız bu andan kurtulmak kolay olmuyor.Bu insanların da hayalleri vardı ve hiçbir şeyi yaşayamadan tüm hayallerine küçücük bir çocukken veda etmek zorunda kalmışlar.Onlara baktıkça sınıftaki arkadaşlarım geldi aklıma.Hepsi de  sağlıklı oldukları halde okula öyle amaçsız geliyorlar ki onların  da Bayram Ağabey ve Ayşe ablayı tanımalarını isterdim.Belki o zaman yaşamlarına bir anlam katıp sahip olduklarının değerini bilirlerdi.

Ebru ablaya, onları en çok ne mutlu ediyor diye soruyoruz. “Bayramlarda çok mutlu oluyorlar,kardeşleri geliyor.Hep birlikte olmaktan büyük mutluluk duyuyorlar.”diyor.Onları en çok üzen şeyi soruyoruz.Annelerinin ölümünün onları çok üzdüğünü öğreniyoruz.Bu olaydan sonra tamamen içlerine kapandıklarını ifade ediyor Ebru abla. “Bazen uzun uzun dalarlar,konuşamadıkları için anlık duygusal  iniş çıkışlar yaşadıklarını belirtiyor.”Bir nevi sesiz çığlık atıyorlar;fakat çığlıklarını duyuracakları bir anneleri bile yok.Kendi dünyalarında yalnız olan bu insanlar,kendilerine kol kanat geren yegane insanı da kaybetmişler.

İnsanlarla iletişim kurmayı seviyorlar mı diye soruyoruz.Ebru abla: “Çok seviyorlar.;fakat engellerinden utanıyorlar.”diyor.Bu arada öğle yemeği zamanı geliyor.Ebru ablaya yemek hazırlamada yardım ediyoruz.yemek ayırmadıklarını her şeyi yediklerini öğreniyoruz.Ayşe abla da o hali ile bize yardım etmeye çalışıyor.Mutfakta her şeyin açıkta olması dikkatimizi çekiyor.Evde çamaşır ve bulaşık makinesi olduğunu görüyoruz.Maddi durumlarını soruyoruz.Ebru abla : “Durumları iyi.Devlet belli bir maaş veriyor.Babamın emekli maaşı da var.”diyor.Anladığımız kadarıyla Ebru ablanın eşi çalışmıyor onların ihtiyaçlarını,Hatta Ebru ablanın annesinin bile ihtiyaçlarını Nadi amca karşılıyor.Bu arada yemek hazırlanıyor sofraya oturuyoruz.Ayşe abla ve Bayram ağabey bizimle oturmuyor.Niye oturmadıklarını sorduğumuzda Ebru abla: “Yemeği biraz zor yiyorlar,üstlerine döküyorlar bu yüzden utanıyorlar kimseyle sofraya oturmazlar.”diyor.Çok üzülüyoruz.Her şeyin farkında olarak bazı şeylere katlanmak çok zor olsa gerek.Sofrayı toplayıp şöyle etrafı dolaşıyoruz.çevredeki insanlarla ayak üstü sohbet ediyoruz.Hepsi de Ebru ablayı taktir ettiklerini söylüyorlar.Aklımıza bazı sorular takılmıyor değil.Ya Ebru abla bıkarsa,bu yükü daha fazla kaldıramazsa ne olur bilemiyoruz.Diğer kardeşlerin hiç ilgilenmediğini öğreniyoruz.

Hava kararırken gitme vaktimizin geldiğini söylüyoruz.Ebru ablaya içimizden gelen bir cümleyi söylemeden edemiyoruz. “Lütfen onları bırakmayın!”Ebru abla da bize elinden geldiğince bakacağını söylüyor.Ayşe abla ve Bayram ağabeyle vedalaşırken bize bir şeyler söylemeye çalışıyorlar.Ebru abla: “ Sizin yine gelmenizi istiyorlar.”diyor.Biz de onları ziyaret edeceğimize söz vererek ayrılıyoruz oradan.

İki farklı aile,iki farklı hayat;fakat engelleri birbirine benziyor.Hepimiz fiziksel engelli bir kişi görsek üzülür,yardım etmeye çalışırız.İşitme ve konuşma engelli insanların neler yaşadığını;nasıl bir dünyaları olduğunu bilmeyiz.Biz elimizden geldiğince bu konuya dikkat çekmeye çalıştık.Edebiyat Öğretmenimiz 9. Sınıf Dil ve Anlatım dersinde bir etkinlik yaptırmıştı.Konumuz iletişimdi. “Bir dakika boyunca sağa sola bakmayacaksınız,kimseyle konuşmayacaksınız,sadece boş tahtaya bakacaksınız.”demişti.O bir dakika bize bir saat gibi gelmişti ve çoğumuz iletişim kurmadan duramamıştık.Etkinlik sonunda da demiştik ki iletişim kurmadan yaşamamız çok zor,hatta imkansız.Onlarla röportaj yaparken aklıma sürekli bu etkinlik geldi.İşitme ve konuşma engelli kardeşlerimizin toplumda nasıl bir zorluk çektiklerini daha iyi anladık. Onların da  her insan gibi iletişim kurmaya ihtiyaçları var.Onlara elimizi uzatalım,sırtımızı dönmeyelim.Bizden çok bir şey istemiyorlar. “Anlaşılmak,toplumda dışlanmamak,kabul görmek istiyorlar.”En çok ihtiyaçları olan şey bu.Yoksa kendi dünyalarında kaybolup gidecekler.Bu ailelerin yükü çok ağır.Onlara destek olmalı,onların sıkıntılarına kulak vermeliyiz.Empati kurarsak bu insanları daha iyi anlayabiliriz.

Yoruma kapalı.