Pazartesi,15,Ekim,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » Geçmiş Yıllardan » Röportajlar » 2013 » Su Değirmeni

Su Değirmeni

Röportajın Adı: Su Değirmeni

Fethiye Anadolu Teknik ve End Meslek Lisesi

Öğrenciler: Yunus Nadir Kaya – Emre Deniz Aksen

Öğretmen: Yüksel Uysal

SU DEĞİRMENİ

               Günümüzün teknolojik yaşantısına yenik düşen karmaşık bireyi hangi tatları unuttu? Unutmak bir yana bizler hangi tatlardan yoksun büyüyoruz. Büyüklerimizin eskiden tadı şöyleydi kokusu böyleydi dedikleri o özlemler, içlerinde neler barındırmakta… Ve bu günlerde ekmeğin tadına, kokusuna, yararına, zararına ait ne varsa söylenmekte etrafımızda. Sahi en temel yiyeceğimizin tadını ve kokusunu teknoloji öldürdü mü? Günümüzün hastalıkları bu tatsızlıktan ve kokusuzluktan mı beslenmekte? Ya, kanser dedikleri çağın vebası da mı bu kaynaktan yayılmakta? Bu sorulardan hareketle bir isyandır başladı içimizde. Araştırmaya ve yazmaya; dikkat çekme çabasına düştük amatörce. Bir isyan ateşi de biz yakalım istedik sağlıksız yaşama…

               Kokulu ekmeğin peşine düştük. Su değirmenlerinden saklanmış belki de terk edilmiş bulduk onu. Araştırmaya başladık su değirmenlerini. Türkiye’de su değirmeni olan il sayısının maalesef bir elin parmaklarını ancak geçecek sayıda olduğunu gördük. Muğla, şanslı illerden biri. İlçemizde (Fethiye’de) sadece su gücü ile çalışan bir değirmenimiz var. Datça’da da bir değirmen var(mış). Yok olmuş. Aslında tam da yok olmuş denilemez. Un öğütmese de müze olarak varlığını devam ettiriyor. Bir başka değirmen ise Muğla’nın sınırları içinde olmayan, kültürümüz ortak dilimiz ortak komşu ilçe Kaş’ta. Hatta hemen kapı komşumuz İslamlar (Bodamya) köyünde. Bu değirmenin hala çarkları dönmeye devam ediyor. 2009 yılına kadar suyla dönen değirmen sayısı iki imiş. Bölgede Rumlar’dan kalma pek çok değirmen varmış. İslamlar köyündeki değirmencinin ifadesine göre on yedi tanesi cumhuriyeti görmüş. Geçmişte -Likya uygarlığına kadar uzanan bir geçmişte- bölgenin un öğütme merkezi Kaş ve Fethiye imiş. Neden şimdi bahsedilen sayılar bu kadar az? Aslında bunun nedenlerini hepimiz biliyoruz.

“Fethiye’de su değirmeni nerede var?” sorusu aklımıza düşünce araştırmaya koyulduk. Büyüklerimiz bize “Kabacabağ mahallesi” dediler. Bu mahalleyi daha önce hiç duymamıştık. Hemen alışık olduğumuz şekilde sanal ortama başvurduk, ama bizi üzen bir gerçekle karşılaştık. İlçemizin su ile çalışan tek değirmeninin izine sanal ortamda rastlayamadık. Değirmen hakkında ne bir bilgi, değirmenci ile yapılmış ne bir görüşme ne de fotoğraf bulabildik. Anlaşılan -belki daha güvenilir olan- değirmen hakkında büyüklerden edindiğimiz bilgiler, yola çıkmadan önce tek kaynağımız olacaktı.

Gideceğimiz yer Fethiye Bağlıağaç köyünün Kabacabağ mahallesi. Güneşli bir Fethiye günü. Kalabalık bir ekiple çıkıyoruz yola. Öğretmenlerimiz, onların iki kızı ve biz. Biz, yani Fethiye’de yaşayanlar alışığız böyle manzaralara. Deniz bir yanda, orman bir yanda. Mis gibi bir ilkbahar günü. Arabanın tekerleri dönmeye başladığı an kaptırıyoruz kendimizi doğaya. Zaten burada bu mevsimde bir köye gidiyor olmak yeterince coşturur insanı. Düşünün biz bir de su değirmeni göreceğiz. Kocaman bir çark hayal ediyoruz. Başında yüzü gözü undan bembeyaz oluş bir amca.

Bağlıağaç köyüne varıyoruz. Burada bize rehber olarak öğretmenlerimizin önceden tanıdığı Mehmet amca da katılıyor. Köyü biliyoruz ama değirmenin olduğu mahalleye daha önce gitmediğimiz için bir rehbere ihtiyaç duyuyoruz. Mehmet amcanın evinde eşinin elinden kahvelerimizi içiyoruz. Siz hiç Türk misafirinin ikramsız gönderildiğini gördünüz mü? Hele de bir köyde.

Mehmet amca yaptığı işin önemini biliyor. Hangi tarihten kaldığını kestiremediğimiz plakasız motosikletine atlıyor. O önde biz arkada.

İşte nihayet duruyoruz, fakat biz gürül gürül su sesini duyduk da değirmen nerede? Hayallerimizdeki kocaman çark yok ortada. Bu hayal kırıklığını mis gibi hava, kulakları dolduran su sesi aldı götürdü. Hepimiz daldık etrafı seyretmeye. Karşımızda tepesi karlı bir dağ. İnsan o dağı görünce su sesinin kaynağını zaten anlıyor.

Değirmen olduğunu ilk bakışta anlayamadığımız yapı kiremitten örülmüş, sıvasız, boyasız bir yer. Pencereleri, kapısı boyanmış ama yine de paslanmış demir. Kapının yanında bir el arabası duruyor. Öyle ya buğday, ya arabadan ya da eşeğin sırtından içeriye; un, içeriden dışarıya nasıl taşınacak.

Rehberimiz bir koşu gidip değirmenin sahibini çağırıyor. Değirmenci amcanın undan değil ama yaştan saçı bıyığı aklaşmış. Yine de vücudu tam bir çalışkan köy insanı. Kollarını kıvırıp omuzlarını ileri atarak yürümesinden dinçliği anlaşılıyor. Güler yüzlü bir selamlaşmadan sonra derdimizi söylüyoruz. O da yıllardır emek verdiği değirmenini anlatmaya özlem duyuyormuş sanki, başlıyor ezberlemiş gibi soluksuz anlatmaya.

Değirmen 1935’te yapılmış. 1963’ten beri kendisi yani Mehmet Ali YALÇIN işletiyormuş. İlk sahipleri Bağlıağaç köyünün eski muhtarının dedesi. Sonra başka kişiler devralmış. Yalçın amcanın satın aldığı kişi değirmeni sattıktan bir yıl sonra menenjitten vefat etmiş. Mehmet Ali amca kendinden bahsederken “Yalçın amca” diyor.  Biz de ona öyle hitap ettik. Bize bu bilgileri verirken değirmenin önündeyiz. Su sesi öyle gür ki bağırarak konuşmak zorunda kalıyoruz.

Değirmenin dış görünüşü bize biraz hayal kırıklığı yaşattığı için eski halini daha çok merak ettik. Biz soruyoruz: “Değirmenin üstü eskiden de kapalı mıydı yoksa çark gözükür müydü?”  Yalçın amca anlatıyor:

“Hayır gözükmez. Öğle gine o şekildir. Eveli bir çuval sığacak kadar bir yerdi. Yağmırurmayacak kadar bi üstü vardı. Üstü de tahtadandı. Üstünü saçla kapattık. 5’e 10 metre genişlettik. Ağacını da genişlettik. Kayadibinden ormanı aldık geldik. Yeniden bi tadilat yaptık. Ondan beriye döndürüyoz. Allah’a şükür.”

Değirmenin demir kapısı açılıp da içeriye girince tanıdık olmayan bir koku karşılıyor bizi. Az sonra anlıyoruz ki bu doğal un kokusu. İçerisi çok geniş değil. On, on beş kadar çuval dizilmiş. Kimisinde buğday var kiminde un. Ortada buğdayı öğüten taşlar ve onun hemen bitişiğinde unun içine aktığı tahtadan yapılmış oluk.

Tahılı öğüten taşın ağırlığını merak ettik. Beş yüz kg’dan az olmadığını söylediler.

Yalçın amca değirmenin nasıl çalıştığını anlattı bize. “Dönen daşın altında aynı büyüklükte bi sabit daş vardır. İki parça birbirine baltaynan bağlıdır. Balta üsddaşı çevirir. Bu şekil arada kalan buday, un oluyor. Beş kile un yapıcanda değirmenin beş dakkacalışdırısın.” Baltayı hareket ettirmek için de yan tarafta ince ağaçtan bir kol var. Yalçın amca taşın hareketini görmemiz için kolu çeviriyor. Beş yüz kg taş döner de ses çıkmaz mı hiç.

Tıkır  tıkır tıkır tıkır. Başlıyor bir ahenkte sesler. Değirmenin tepesinden arkla gelen su daralıp 10 cm çapında bir boruyla içeri giriyor ve o şiddetle taşı çeviriyor. Baltanın çevrilmediği zamanlarda su değirmenin altından akıp gidiyor.

Değirmenin çalışma sistemiyle ilgili yeterli bilgiyi aldıktan sonra dışarıya çıkıyoruz. Yalçın amca demir kapıyı kapatıyor. Kapıda kilit filan yok. Küçük bir demir sürgü kapalı tutuyor. İsteyen herkes bu sürgüyü açıp içeri girebilir.

Tekrar gözlerimizi suyun geliş yönüne çeviriyoruz. İnsan bu manzarayı uzun yıllar görse acaba sıradan bir görüntü gibi gözükür mü? Bunu bilemiyoruz ama ilk defa bu manzarayla karşılaşan bizlere hiç de sıradan gelmiyor.

Suyun karşı dağdan geldiği belli Yalçın amca anlatıyor. “Yokardan Kaynarca’dan geleyor.” Burada rehberimiz Mehmet amca “Muğar gözü” diye düzeltme yapmak istiyor ama Yalçın amca bu fikri kabul etmiyor. “Yine de Kaynarca derler. Su gözü demektir.” Yaz kış suyun miktarında bir azalma olmuyormuş. Yalçın amcanın ifadesiyle eylülde bir ağızlık azalırmış su.

Dağdan inen suyun bir kısmı değirmen için ayrılmış. Arkın yerden yüksekliği belki on metre var. Yalçın amca “Hepisi gelse zapt edilmez o su öyle boldur.” diyor. Suyun ayrılış yerinden değirmene kadar olan mesafe yüz metre kadar. Su çok bol. Öyle ki arkın her yerinden su dışarıya akıyor. Bulunduğumuz yerden karın başladığı yere kadar olan mesafe yürüyerek gidilirse bir saat uzaklıkta imiş. Yalçın amca daha yukarıda da tek tük evlerin olduğunu söylüyor. “Burası Toroslar’ın devamı tamam Akdağ’ın dibi.” diyor. Gitmek istersek bizi yukarıya karların yanına götürebileceğini söylüyor. Mehmet amca ile aralarında bir muhabbet başlıyor. Gençliklerinde o dağlarda az gezmemişler. Kendileriyle gurur duyarak ballandıra ballandıra anlatıyorlar.

Yalçın amca bizi evine davet ediyor. Değirmenin önünden geçen toprak yol yukarıya doğru devam ediyor. Yüz metre kadar yürüdükten sonra evin önündeyiz. Dağın yamacında tek katlı bir köy evi. Kapının önündeki konuşmalarımızı duyan evin hanımı Fatma teyze güler yüzle buyur ediyor bizi.

Ev girişten itibaren el dokuması kilimlerle döşenmiş. Kim bilir Yalçın amcanın eşi mi kızları mı dokumuş bu kilimleri. Oturma odasına geçiyoruz. Yalçın amcanın Bağlıağaç’ta oturan tek oğlu Mustafa çaylarımızı getiriyor. Çaylar yudumlanırken sohbet devam ediyor.

Değirmene hem bu köyde yaşayanlardan hem de civar köylerden buğday getirenler oluyormuş. Buğdayın değirmene gelmeden önce yıkanıp temizlenmesi gerekiyormuş. İşte doğal un isteyen için işin zor kısmı burası. Yalçın amca kendine güveniyor. “Burdan çıkan unda ne bir taş ne bir çöp bulunmaz. Öyle temizdir.” Temizleme ve yıkama zahmetini göze alamayanlar fabrikaya götürüyorlarmış buğdaylarını. Yalçın amcaya göre fabrikaya gidenler hem sağlıktan hem de doğal unun tadından vaz geçmiş oluyorlar.

Pekiyi yapılan işin karşılığı nedir acaba? Yalçın amca para mı yoksa hak mı alıyor? Bunu sorduk. Yalçın amcaya anlattı. Bu arada hak almak çıkan unun belli bir kısmını kendine ayırmak oluyor.

Bir kileye karşılık bir kaşık hak alıyormuş. Yalçın amcanın kaşık dediği yemek kaşığı zannedilmesin. Bu özel bir ölçü kaşığı olup dolusu bir kilogram un alıyor.

Buğday kabuğundan ayrılmadan öğütüldüğü için kepekli un elde ediliyor değirmende. Yalçın amca anlatıyor. “Kepekli un tansiyonuna, şekerine, mide ağrılarına, kolesterolüne iyi gelir.” Kayacaklılar “Biz mide ağrısından buranın sayesinde kurtulduk Allah senden razı olsun.” diyorlarmış devamlı. Rehberimiz Mehmet amca ekliyor. “Bu unu pişirirken burcu burcu kokar. Saçın üzerinde kokusu başkadır. Fabrikadan aldığın unun kokusu böyle olmaz.”

Değirmen arızalandığında bütün işini Yalçın amca kendisi yapıyormuş. Başkasının yaptığı işi beğenmiyor. Hatta Seki’de değirmen kurması için teklif gelmiş bir zaman önce, fakat sonra ne oldu ise vaz geçmişler bu işten.

Yakınlarda başka su değirmeni olmadığından Yalçın amcanın yaptığı iş kıymetini bilenler için çok önemli. Başka bir yerde değirmen kurma teklifi almış olması bize göre de Yalçın amcaya göre de onun ustalığının, iş bilirliğini göstergesi. Bunları anlatırken çok keyifleniyor.

Yalçın amca ilkokulu bitirmiş. İşin garip yanı on beş on altı yaşlarındayken ilkokuldaymış. Mehmet amca “Bunlar hocayla güreş tutarlardı. Hoca da genç, delikanlı bunlara uyardı.” diyor. Hatta bir gün öğretmenin çok kızıp dövdüğü bir öğrenciyi Yalçın amca kurtarmış. “Hoca, oğlanın saçını tutmuş,ben hocayı bi çektim kavradım,  saçlar elinde kaldı.” diye gülerek anlatıyor.Yalçın amca geçmişiyle barışık ve hayat dolu.

Konuşmanın bizim için önemli bir sorusunu sorduk. “Yalçın amca senden sonra bu işi kim devam ettirecek?” dedik, ama maalesef içimizi çok da rahatlatan bir cevap alamadık. Yalçın amcanın yedi çocuğu varmış. Bir oğlu köyde, yanında. Diğerleri çok uzakta olmasa da   dağılmışlar. “Benden sonra bu işi yaparsa ya bu oğlan yapar ya da Fethiye’de önceden demir doğramacılık yapan oğlan yapar. O da şimdi dönmez Fethiye’de durak aldı.” diyor. Diğer çocukları başka yerlerde başka işlerde çalışıyorlarmış. Usta çırak ilişkisi de yok.Zaten yanındaki yardımcısı eşi Fatma teyze. Fatma teyzeye yardımcı demek ona biraz haksızlık oldu aslında, çünkü Yalçın amca evde olmadığı zamanlarda değirmeni Fatma teyze çalıştırıyormuş.

Fatma teyze de Yalçın amca da seksenli yaşlara ulaşmış. Evde ikisi yaşıyor. Oğullarının evi ayrıymış. Bu durum için Yalçın amca “Başa döndük biz.”diyor. Fatma teyze, Yalçın amca kadar dinç gözükmüyor. Biraz beli bükülmüş, yüzündeki kırışıklıklar belki olması gerekenden de fazla. Bize çay ikram ederken elleri titriyor. Sohbetimize de fazla katılmadı. Yine de az sözle çok şey anlatmasını bilen bilgelerden. Bu bilgelik bizim analarımıza nereden gelir? Tarlada, bağda, bahçede, değirmende erkekler gibi çalışıp eve gelince ana olmaktan, çocuklarına bakmaktan mı gelir? Merhametsiz bir kaynanın yaptıklarından mı gelir? Okula gitmesi gereksiz hatta ayıp görüldüğü için okuma yazma bilmemesinden mi gelir? Fatma teyze sohbetin bir yerinde “Erkek kısmısı evde fazla durmaz. Buncazyoğusadeğermeni ben döndürürüm” diyor. Buradaki buncaz sanırız ki erine duyduğu sevginin ifadesidir. Anlıyoruz ki Fatma teyze de bu değerimizi yaşatabilecek son mirasçılardan.

Kabacabağ mahallesinde Fatma teyze ve Yalçın amca su değirmenin çarkını yola düşmemize neden olan isyan ateşimize çeviriyor. Bu bizi biraz serinletse de değirmenin geleceği bizce meçhul. Söz sahibi, yetki sahibi insanlar müdahale etmezse, onlar sahip çıkmazsa yapılabilecek çok fazla bir şey yok.

Ve son olarak ülkemizin bir ucunda toplanan çay filizlerinin diğer ucundaki suyla birleşerek Anadolu anasının elinde nasıl damak tadına dönüştüğünü gururla gördük ve yaşadık. Doğa harikası bu otantik Toros köyünden mis gibi havayı ciğerlerimize çekerek; su değirmenin karmaşık çığlıkları arasında Fatma teyze ve Yalçın amcaya uzun ömürler dileyerek ayrıldık.

Yoruma kapalı.