Cuma,12,Ocak,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » 2014 Röportajlar » Uluslararası Spor ve Barış Elçileri – Röportaj
Uluslararası Spor ve Barış Elçileri – Röportaj

Uluslararası Spor ve Barış Elçileri – Röportaj

2014 Yılı 7. Fethiye Uluslararası Kültür Sanat Günleri RÖPORTAJ YARIŞMASI

RÖPORTAJIN ADI: ULUSLARARASI BARIŞ VE SPOR ELÇİLERİ

RÖPORTAJIN KONUSU: Yavuz Sap ile görüşerek hayat hikâyesi, başarıları ve bir özürlü olarak karşılaştıkları zorlukları hakkında bilgi alındı.

RÖPORTAJIN AMACI: Yavuz Sap’ın bir özürlü olarak başarıları ve bu başarılara ulaşırken izlediği yollar, karşılaştığı güçleri öğrenmek ve bu başarıları diğer özürlüler için örnek alınmasını sağlamak.

OKUL: Fethiye Belediye Fen Lisesi

ÖĞRENCİLER: Serap SAYDAM, Nüvit Zülal HÖYÜK

ÖĞRETMEN: Cüneyt KÖSE

ULUSLARARASI SPOR VE BARIŞ ELÇİLERİ

            Fethiye’de yaşayan engelli ve milli bir maratoncunun, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında birçok yarışlara katıldığını öğreniyoruz.  Dünyanın en zor sporları arasında yer alan maratonu, engelli biri nasıl koşar? Neden bu sporu seçmiş? Yoksa engellere rağmen, engelleri aşarak diğer engellilere örnek mi olmak istiyor? Kilometreleri koltuk değnekleri koşmak büyük bir azmin ve mücadelenin eseri olmalı. Bu sorulara cevap bulmak için milli sporcunun izini sürümeye başlıyoruz. Acaba nelerle karşılaşacağız?

İlk olarak maratonun ne olduğunu araştırmaya başlıyoruz. Bu sporun ortaya çıkışı M.Ö. 716 yılına dayanır. O yıllarda Maraton Ovası’nda Yunanlılar ile Persler arasında yapılan meydan savaşını Yunanlılar kazanır. Zaferi Yunan kralına bildirmek üzere askerlerden biri Maraton Ovası’ndan koşmaya başlar. Atina’ya varamadan 42.195’inci metrede ölür ve zafer haberini krala ulaştıramaz. İste bu olaydan dolayı maratonun mesafesi 42 km 195 metre olarak kabul edilir. Askerin zaferi duyurmak için verdiği mücadelenin dramatik bir şekilde sonuçlanması yüreğimizi sızlattı. Maraton ilk kez 1896’da düzenlenen Atina Olimpiyat Oyunları’nda koşulur, 1924 yılında mesafe 42.195 m olarak benimsenir. 1992 yılından itibaren ise 21.100 metre yarı maraton olarak kabul edilir.

Bir maratoncunun şu sözlerine kulak verelim. “Ben bu güne kadar toplam yedi kez 42 km maraton koştum. Maraton koşusunun nasıl olduğunu bilen birisiyim. Özellikle 35. km den sonra sporcuların vitaminsizlikten dişlerinin dipleri kaşınmaya başlıyor. Az ileride su istasyonundan bir bardak su içiyorsun ve yorgunluktan kararmış gözlerin bir anda aydınlanarak vücuda toplanan güçle 42 km 195 metrelik parkurun bitiş çizgisine ulaşıyorsun. İşte, insan o an yıllarca kavuşmak isteyip de kavuşamadığı ama sonunda bütün engelleri aşarak kavuşmayı başardığı sevgilisine ulaşmış insanların yaşadığı mutluluğu yaşıyor.” Bu sözler bizlere maratonu tamamlamak için verilen o zorlu mücadeleyi çok iyi anlatıyor.

Bu bilgilerden sonra engelli milli maratoncumuz Yavuz Şap’ı araştırıyoruz. Birçok gazeteye, web sitelerine ve haber programlarına konu olmuş. Onunla röportaj yapmak artık bizde bir tutkuya dönüşüyor. Telefonunu bulup ona ulaşıyoruz. Karşımızdaki kişinin samimiyeti içimizi ısıtıyor. Evinin adresini öğrenip bir gün sonra görüşmek üzere sözleşiyoruz. Okul çıkışı Çarşı Caddesindeki 103 numaralı sokağı ararken içimizi tatlı bir heyecan kaplıyor. Bir yandan Yavuz Bey’i merak ederken, bir yandan da soracağımız soruları kafamızdan geçiriyoruz. Sonunda aradığımız sokağa geliyoruz, aşağı ince bir yılan gibi kıvrılan sokağın başına geldiğimizde kalp atışlarımız hızlanıyor. Sokağın hemen başında sol tarafta büyük bir gururla oturmuş, geleni geçeni gözetleyen iki katlı ve bahçeli ev karşılıyor bizi. Burnu havada, etraftaki evlere caka satan bir tavrı var. Evin kapısına geldiğimizde, o gururu bir kenara bırakıp, sıcak bir tebessümle karşılıyor bizi. Demir bahçe kapısını açtığımızda önümüzde saygıyla eğilerek buyur ediyor. İki tarafı rengârenk güllerle süslü bahçede ilerlerken kendimizi halkı selamlamaya çıkan krallara benzetiyoruz, herkes bize büyük bir saygı ve sevgi gösteriyor.  Yavuz Bey’in içten ve sıcak “Hoş geldiniz” sözü ile büyülü rüyadan uyanıyoruz. Ellerinde koltuk değnekleri ile dimdik duruyor karşımızda. Memnuniyetini uzaktan hissediyoruz. Sevinç içinde bizi kendini beğenmişliğinden eser kalmayan o evin kapısından içeri buyur ediyor. Loş ışıklı bir odaya giriyoruz, karşılıklı sohbete dalmış iki kanepe bizi karşılıyor, sanki gizli bir şey konuşuyorlarmış gibi birden sohbeti kesiyorlar, onlara kulak kabartan Tv gözümüze takılıyor, soba ise bizim geldiğimizi görmezden geliyor. Yavuz Bey’in “Şöyle buyurun” sesi bizi kendimize getiriyor. Türk misafirperverliğinin en güzel örneğini sergileyerek bizi başka bir odaya alırken, koltuk değneklerine dayanarak yürüyen eşi Meral Hanım ile karşılaşıyoruz, “Hoş geldiniz” diyor sıcak bir tebessümle, onun memnuniyetini de yüzünden anlıyoruz.

Girdiğimiz odada değişik bir enerji hissediyoruz. İçeride yan yana dizilmiş koltukların ortasında camlı bir sehpa, odanın diğer köşesinde ise yemek masası,  içi ve üzeri kupalarla dolu bir büfe var. Hemen koltuklara ilişiyoruz, buradaki enerjiyi çözebilmek için etrafı kolaçan etmeye başlıyoruz. Gözümüze ilk takılan duvarda yan yana dizilmiş, en az 50-60 tane rengârenk madalya. Hepsi bir mücadelenin sonunda ter akıtılarak alınmış, her birinde bir anı gizli. Yaşattıkları sevinçleri hissediyoruz. Türk bayrağımızı İstiklâl Marşı eşliğinde göndere çektirmenin verdiği gururu yüzlerinden okuyoruz. Madalyaları biraz incelediğimizde birçok ülkeden alındığını anlıyoruz. Dünyanın başka köşelerinden gelmiş, burada omuz omuza duruyorlar. Hepsi geldikleri memleketleri unutmuş, artık buraya ait olduklarını kabullenmişler. Bir ailenin çocukları gibi kaynaşarak kardeşçe yaşamanın tadını çıkarıyorlar yan yana, birlikte. Duvarlara göz gezdiriyoruz; çeşitli ülkelerde koşarken çekilen fotoğraflar, alınan belgeler gözümüze takılıyor. Odanın her köşesine başarıların, ödüllerin verilen mücadelelerin kokusu sinmiş. Her fotoğraf karesinde şanlı bayrağımızı dünyanın birçok yerinde gururla taşıdığını görüyoruz.

Yavuz Bey’in duruşunda ve gözlerinde verdiği mücadeleler sonunda kazanılan zaferin özgüveni var. Koltuk değneklerinin ona engel olmadığını anlatıyor duruşuyla. Röportaj yapmak için en uygun yere geldiğimizi söylüyor bize içten bir gülümseme ile “Ne isterseniz sorun.” diyor, heyecanımızı fark ederek. Zaten gerekli hazırlıkları da yapmış elinde bir sürü resimler, dergiler, broşürler var. Ne sorarsak belgelerle bize anlatmaya hazır. Sanki o da bizim gibi bu röportajı yapmayı çok istiyor. Bu duyguları bir kenara itip ilk sorumuzu yöneltiyoruz.

Bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız? “1961 yılında Bursa’nın merkez ilçesi Gürsu’ da doğdum. Üç yaşında çocuk felci geçirmişim, o zamandan beri koltuk değnekleri kullanıyorum. Gerek maddi imkânsızlıklar gerekse fizikî engellerden dolayı ilkokuldan sonra okuyamadım. Okul sonrası mekânım kahveydi. 1984 yılında Frankfurt’ta yapılan maratonu kazanan Mehmet Terzi’yi izledikten sonra, ev ve kahve arasında koşmaya başladım.” diyor. Sanki hayatının akışını değiştirecek yol ayrımına gelmişti. Peki, sonra nasıl bu spora başladınız, diye soruyoruz. “1985 yılında Türkiye Şişecam Fabrikaları’nın Spor Direktörü Osman Atakan Tekin’e ‘Koltuk değnekli, bedensel engelli, bir gencim; maraton koşmak istiyorum, bana yardımcı olur musunuz?’ diye bir mektup yazdım. ‘İstanbul’a geldiğinde görüşelim’ diye cevap verdi ve her şey öyle başladı.” Daha sonra bizlere koştuğu ülkelerin haritasını göstererek “Bakın burada gittiğim ülkeler yazılı, 6 kıtada 20 ülkede 88 maraton koştum.” dedi.

İlk olarak ne zaman koştunuz, diye soruyoruz. “Aslında benim hayatımdaki dönüm noktası 1985 yılında yapılan, Avrasya Maratonu’ydu” Bu kadar kısa bir sürede nasıl olur da böyle büyük bir organizasyonda yer aldığını düşünürken, sanki düşüncelerimizi okumuşçasına sözlerine devam ediyor. “Biliyorum Avrasya Maratonu’na girme koşulları zordu. Kız kardeşim ve eşinin teşvikleri ile oraya gittik ve kaydımı yaptırdım. Yarın koşacaktım ama o gece sabaha kadar gözüme uyku girmedi. O an kendi kendime şöyle bir karar aldım; ben bu işi bir seferlik değil de sürekli yaparsam o zaman kendime, engellilere ve sağlam insanlara mesaj vermiş olurum, dedim. Bu düşünce ile Avrasya Maraton’unda 10 km koşarak maratonu tamamladım. İşte o zaman tüm basın oraya geldi, flaşlar patlıyor, herkes tebrik ediyor, köprü üzerinde röportajlar yapılıyor. Bu durum beni çok mutlu etti, o an kendimi bambaşka hissettim ve o günden sonra da maratonu bir daha bırakmadım.” dedi. Yavuz Bey’in yüzünde yarış sonrası mutluğu tekrar yaşadığını fark ediyoruz. Belki de bundan sonra engelini unutup, engellerin engel olmadığını ispatlamak için hep koşacaktı. Bu coşkuyu tekrar tekrar yaşamak istiyordu. 1985 yılında Hürriyet gazetesindeki fotoğrafı ve manşeti göstererek adeta o günlere gitti. Daldığı rüyadan uyanıp bize dönerek şöyle dedi: “Bazen düşünüyorum da iyi ki sağlam bir insan olmamışım, çünkü sağlam olsaydım dünyanın hiçbir yerine gidemezdim. Hatta bu şansı yakalayamazdım,  bu yaşadıklarımı asla yaşayamazdım.” diyor.  Bu sözler bizi hayrete düşürüyor. Bazı engelli insanlar gözümüzün önüne geliyor, hatta sağlam insanların önlerine çıkan o küçücük engeller karşısında nasıl hayata küstüklerini ve kendilerini kahrettiklerini düşünüyoruz.

Avrasya Maratonu’nu kaç yaşında iken koştunuz, diye soruyoruz. “Yirmi dört yaşında” diyor.  Koltuk değneklerini göstererek sözlerine devam ediyor: “Şunlarla dünyanın en zor işlerinden birini yapıyorum. Sağlam bir insana şu koltuk değneklerini verip birkaç saat gezdireceksin. Sonra da ne gibi zorluklarla karşılaştığını anlattıracaksın.” diyor. Yüzünü bir hüzün kaplıyor ve devam ediyor. “Koltuk değnekleri ile yürümek gerçekten zor. Çünkü sağ ayağım % 90, sol ayağım ise % 50 tutmuyor. Beni götüren kollarım ve sol ayağım. Sol ayağım beni dengede tutarken, kollarım da güç vererek beni taşıyor.” Bu söylediklerini düşündüğümüzde aslında Yavuz Bey kollarıyla koşuyor,  o yolları ayaklar değil kollar aşıyordu.

Hocanızla nasıl çalışıyordunuz ya da size nasıl destek sağlıyordu, diye soruyoruz. “Hocam Osman Atakan Tekin Dünya Maraton Birliği Üyesi olduğu için yurtdışındaki maraton direktörleri ile irtibat kurarak koşular ayarlıyordu. Önceleri tek koşarken 1994 yılından sonra hocamla birlikte koşmaya başladık. Bu durum fizikî performansımı artırırken, hem moralimi yükseltti, hem de yalnızlık duygusundan kurtuldum. Bundan sonra, daha daha şevkle koltuk değneklerine yüklenmeye başladım.” diyor. Büyük bir heyecanla anlatmaya devam ediyor. “ Birlikte ilk koşumuz, 1994’de Vietnam Saigon Maratonu. O dönemde Vietnam’da daha Türkiye’nin fahri elçisi bile yoktu. Maraton, Vietnam televizyonlarında naklen yayınlandı. Hocamla beni seyreden Vietnamlılar gözyaşlarını tutamamışlar. Maraton sonrası Vietnam’da kahraman olduk. Çünkü gerek Amerika-Vietnam savaşı, gerekse mayınlardan dolayı milyonlarca bedensel engelli yaşıyordu Vietnam’da. Yabancı bir ülkeden gelen koltuk değnekli bir kişi ve hocasının maratonda gösterdiği azim, performans ve yardımlaşma onları derinden etkilemişti. Bir gün sonra ise Vietnam basınında birinci sayfada yer almıştık. Gazeteler şöyle bir manşet atmıştı; “Çok Teşekkürler Türkiye”. Bunları söylerken gözlerine gururla beraber hüznü hissettik ve sorduk. Türkiye’den nasıl bir tepki aldınız? Yüzünde acı bir gülümse ile sözlerine devam etti. “Bizler yurt dışına kendi imkânlarımızla gidiyoruz. Hocam yurtdışı yarışlarını ayarlarken, ben de İstanbul Harbiye’deki uçak şirketlerini dolaşarak uçak bileti ayarlıyorum. Yani her şeye kendimiz koşturuyorduk. Örneğin Hollanda KLM Havayolları, iki yıl dünyanın her yerine taşımak için bize sponsor oldu. Biz de formamıza onların isimlerini yazdırıp, dünyanın birçok ülkesinde koştuk.” diyor. Bu sözleri şaşırmadan edemiyoruz. Kendi imkânlarıyla, yanında ülkelerinden hiç kimse olmadan, göğsünde ülkesinin bayrağını taşıyarak gazetelere “Çok Teşekkürler Türkiye” manşeti attırmak düşündürücü doğrusu.

Başka ülkelerden davet aldınız mı? Büyük bir gururla dönüyor o günlere. “Dünyanın en uzun köprüsü olan Akashi Kaikyo Ohashi’nin açılışı için Japonya’ya davet edildik. 22 Mart 1998’de 174 bin kişi koşuya katıldı. Ama bu köprüden ilk beni geçirirdiler. Yani açılışı ben yaptım. Daha sonra diğer sporcular 3911 metre uzunluğundaki köprüyü koşarak geçtiler. Japon gazeteleri bu olaya geniş yer verdi.” diyor. Üzerinde kendi fotoğrafının olduğu gazeteyi bize göstererek yaşadığı mutluğu bizimle paylaşıyor. Biraz düşündükten sonra sözlerine devam ediyor. “Sanki gazetesinin genel direktörü, Kobe depremi sonrası sakat kalmış insanlara moral vermek ve motivasyonlarını artırmak için bizi çağırmıştı.” Bunları duydukça doğru birisiyle röportaj yaptığımıza seviniyorduk.

Koştuğunuz en uzun maraton hangisiydi diye, soruyoruz .“New York’ta 42.195 metreyi 7 saat 57 dakikada, bir sonraki maratonu ise 7 saat 54 dakikada tamamladım. Yani zamana, hatta kendime karşı yarışıyorum.” diyor. Bu kadar uzun maratonlarda hiç dinlenmiyor musunuz diye sorduğumuzda ise “Her 5 km’de bir, içecek masaları var; orada muzlar, portakallar, bisküviler ve çikolatalar var, onları atıştırıyoruz yoksa kan şekerimiz düşüyor. 11 saniye bileklerime masaj yapıyorum. Ardından koşuya devam.” diyor. Maratonlarda sadece engellilerle mi koşuyorsunuz? “Hayır,  profesyoneller, engelliler yani herkes katılıyor. Bizler normal maratonculardan çok önce yarışa başlarız, sabah 5- 6 gibi. Çünkü belli bir saatte maraton bitiyor. Zaten önemli olan da maratonu tamamlamaktır.” diyor. Yavuz Bey’in anlattıkları karşısında durup düşünüyoruz. Saatlerce durmadan dinlenmeden üstelik koltuk değnekleriyle, profesyonel sporcularla birlikte kilometrelerce koşmanın sırrı azim mi, kocaman bir yürek mi, başarıya ulaşma isteği mi? Bir türlü bunun cevabını bulamıyoruz. Bildiğimiz şey Yunanlı asker, zaferi duyurmak için koşarken, Yavuz ağabey zafere koşuyordu. Artık Yavuz ağabey diyoruz çünkü onda bu yakınlığı hissediyoruz.

İlginç koşularınız oldu mu sorumuzu ise şöyle cevaplıyor. “ O kadar çok ki, hangisini anlatayım? Örneğin, Hollanda’daki bir maratonda, yüksek tirajlı gazete muhabirlerinden biri hocama, bu işi yaptığımıza inanmadığını, bizzat görmek istediğini söylemiş. Ertesi gün sabahın erken saatinde koşmaya başladık. Muhabir de bizi bisikletle takip etti. O gün havanın yağmurlu olması işimi daha da zorlaştırdı. Zaman zaman koltuk değneklerimin kayması sonucu düşmeme rağmen kalkıp yarışa devam ettim. Sonunda maratonu bitirdik. Bunun üzerine muhabir yanımıza gelerek bizi tebrik etti. Bana ve hocama ‘Dünyanın beş kıtasında maraton koşan Uluslararası Spor ve Barış Elçileri’ lakabını uygun gördü ve gazetesinde bize tam sayfa yer verdi.” dedi. Ardından Vietnam’da seyircilerin Türk manasında Tonikey, Tonikey diye bağırmalarını, dışarı gezmeye çıktıklarında ise herkesin onlara bir şey ikram etmek için yarıştıklarını, ABD’nin kendisine ömür boyu vize verdiğini bizimle paylaştı. Bunları dinlerken Yavuz ağabey ile gurur duyarken, bir yandan da onunla yapmış olduğumuz bu keyifli sohbetin tadını çıkarıyoruz.

Koşarken hangi duyguları yaşıyorsunuz, diye soruyoruz. “Bu sporda dayanıklılık ve mücadele şart, kendinle baş başasın. Koştukça yollar gözünde büyüyor, üzerindeki forman ve ayakkabıların ağırlaşmaya başlıyor. Ama yandaki insanlar seni alkışlıyor ya, işte güzel olan bu. O andan sonra sadece bitişe yani zafere kilitleniyorsun. Bitime yakın kalp atışlarından başka hiçbir şeyi duymuyorsun.” diyor. Bırakmayı düşündüğünüz anlar oldu mu? “Tabi ki oldu ama hiç yılmadım. Ya madalya alamazsam duygusu ve Türkiye’den insanların beni büyük umutlarla uğurlaması, onlara hayal kırıklığı yaşatmak istemeyişim her şeyin önüne geçiyordu.” Kendi imkânlarıyla yarışlara katılan, konsolosluklarımızın olmadığı ülkelerde, elinde koltuk değnekleri, göğsünde bayrağımız ve kocaman yüreğiyle ülkemizin gönüllü tanıtım misyonunu üstlenmişti Yavuz Şap. Bunları dinlerken gözyaşlarımızı tutmakta zorlanıyorduk.

Türkiye’de engellilerin durumu nasıl ve bu insanlar için neler yapılıyor? “Bence hiçbir şey yapılmıyor. Her ne kadar birçok dernek üyesi konuşsa da bir şey çıkmıyor. Mesela bankalarda, devlet dairelerinde engelliler için rampalar var mı? Hayır, oysa dünyanın birçok ülkesinde engellilerin durumu düşünülmüş. Gittiğim yerlerden birçok broşür, fotoğraf ve projeler getirdim. Gençlik ve Spor Bakanı’na, belediye başkanlarına gittim ama ilgilenen olmadı. Engellilerin durumunu en iyi ben biliyorum, çünkü bunları bizzat yaşıyorum, onlara uygun düzenlemeler yapmak istiyorum. Kaldırımlar, tuvaletler, yaşam alanı nasıl olmalı? Gidin sorun insanlara kimse bilmez. Sevmediğim şeylerden birisi de mavi kapak toplayıp akülü arabaların dağıtılması. Neden bunu basının önünde yapıyorsunuz? Hadi verdiniz. Peki, yollarınız bu tekerlekli sandalyeleri kullanmaya uygun mu, diye düşünen yok. Avustralya ve İsviçre’ye gittiğimde engellilerin hayatını kolaylaştıracak birçok çalışma yapıldığını gördüm.” Bu sözlerden anlıyoruz ki bizler engellilerin ülkemizde ne zorluklar yaşadığının farkında değiliz. Onların yaşamlarını kolaylaştıracak projeler ne yazık ki yapılmıyor.

İstemeye istemeye Yavuz ağabeyin yanından ayrılırken, gerçek bir başarı ve mücadele örneği görüyoruz, hem de engellere rağmen. Kendi imkânlarıyla ülkesini ve bütün engellileri, dünyanın birçok köşesinde tek başına, kocaman yüreğiyle temsil etmesi saygı duyulacak bir durumdu. Bütün dünyanın takdirini kazanmasına rağmen, ülkesinde bu kadar az ilgi görmesi de düşündürücü… Yıllar sonra Bursa Belediyesi vefa örneği gösterip bir parka ismini vermekle yetinmiş. Bunlara rağmen mütevazı evinde mütevazı bir hayat yaşıyordu. Bir anda ülkemizdeki futbolcular gözümüzün önüne geliyor, herkes bir imza almak ve fotoğraf çektirmek için yarışırken, onlar milyon dolarlara imza atıyor, sonsuz imkânlar önlerine sunuluyor. Peki, Yavuz Şap için neler yapılıyor? İşte bu soruya cevap bulamıyoruz. İçimizde gurur ve burukluk karışımı duygularla yanından ayrılıyoruz.

Yoruma kapalı.