Cuma,20,Nisan,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » Geçmiş Yıllardan » Röportajlar » 2013 » Umut Işığım

Umut Işığım

Röportajın Adı: Umut Işığım

Ömer Özyer Anadolu Öğretmen Lisesi

Öğrenciler: Merve Altıntop  – Elanur Kale

Öğretmen: Taner Kılıç

UMUT IŞIĞIM

        Yarışma ilanını görür görmez katılmaya karar verdik ve röportaj yapma fikri bizi ilk andan itibaren çok heyecanlandırdı. Çalışmalarımızı yaparken hem bilgi sahibi olacak hem de var olan bir sorunu yaşayanların ağzından yazıya dökerek onlara seslerini duyurma imkanı sağlayacaktık. Konuyla ilgili bir sınırlama olmadığını öğrenince düşünmeye başladık. Aklımıza birçok fikir geldi, sonunda en iyisinin bu olacağı kanısına vardık. Çünkü bu konu yani ‘’madencilik’’ çalışanlarının şartlarından ve aldıkları daha doğrusu alamadıkları karşılıktan dolayı toplumumuzun her zaman kanayan bir yarası olmuştur.

Yaşadığımız yerden dolayı bir krom ocağını ziyaret etmemiz gerekecekti. Gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra röportaj yapmak için bir gün belirledik ve nihayet o gün geldiğinde de Yakacık Köyü’ne doğru yola çıktık. Yolculuk sırasında anladık ki çalışma şartları bir yana o uzun, bozuk yolları kat etmek bile çok büyük fedakarlık istiyor. Derken ‘’Yakacık Ocağı’’ tabelasını gördük ve röportaj yapacağımız alana ulaştığımızı anlamış olduk. İlk bakışta bu sonsuz yeşilliğin ortasında hiçbir yaşam belirtisi yok gibiydi ama arkamızı döndüğümüzde ‘evlerinden kilometrelerce uzakta geçimlerini sağlayabilmek için dağı delip çalışan yüzleri simsiyah, kıyafetleri perişan halde olan otuz beş emekçi’ gerçeğiyle karşı karşıya geldik. Uçurum kenarında bulunmak bizde bir tedirginliğe sebep olsa da gördüklerimiz nefesimizi kesmişti. Maden direkleri, vagonlar, raylar, yemekhane, yatakhane… Zeki Bey, Bilgin Bey ve Recep Çavuş çok sıcak karşılamıştı bizi doğrusu. Oraya gitme nedenimizi bildiklerinden ve sabırsızlığımız her halimizden belli olduğundan konuşmayı fazla uzatmadan etrafı gezmeye koyulduk. İlk durak yemekhaneydi. Yemekhaneye girdiğimizde çavuş bize bazı açıklamalar yaptı. Böylece yemeklerin önceden belirlenmiş listeye göre özel bir aşçı tarafından yapıldığını öğrendik. Eşlerinin ya da annelerinin yemeklerinin yerini tutamayacağını tahmin edebilsek de sofradaki o sıcacık sohbetin ev ortamını aratmadığını duymak içimizi rahatlattı. Oradan çıkıp da yatakhaneye geçerken göreceklerimizin bizde hayal kırıklığı yaratacağını bilemezdik elbette ama ne yazık ki öyle oldu. Yatakhanenin şartlarını gördüğümüzde ve bunu dile getirdiğimizde işçilerden biri: ‘‘Bunlar görebileceğiniz en iyi şartlar.’’ dedi. Bunun şaşkınlığıyla etrafa bakarken 12. sınıf kimya kitabı gördük. Meğer üniversite sınavına hazırlanan bir genç de işçiler arasındaymış. Ülkemizde hem okuyup hem çalışan öğrencilerin varlığından haberdar olsak da ‘’Umut’’ adlı bu gencin fedakarlığı göz yaşartacak cinstendi. ‘‘Peki Umut’un bunca çabasını kimse görmüyor mu?’’ sorusu aklımızdan geçerken Zeki Bey’in ona burada bir iş imkanı vermesinin yanı sıra eğitimine de destek olduğunu öğrendik. Bunu öğrenmek ve günümüzde bu tür durumlara karşı duyarlılığını hala yitirmemiş insanların varlığını görmek bizi ülkemizin geleceğine dair umutlandırdı. Bu düşüncelerle biraz daha etrafı gezdikten, bol bol fotoğraf çektikten sonra röportaj yapacağımız kişiler olan Yönetici Zeki Yılmaz, Mühendis Bilgin Bozkurt ve Çavuş Recep Özcan ile birlikte çizmelerimiz giyip, baretlerimizi takıp ocağa girdik. Birçok duyguyu aynı anda yaşıyorduk. Bizi neyin beklediğini bilmemenin merakı, tedirginliği, heyecanı… Keşfimiz başlamıştı.

Ocağın içine doğru yürüyorduk. Yol boyunca bize eşlik eden boruların ne işe yaradığını sorunca Çavuş Recep Özcan: ‘’Bunlar havalandırma borularıdır, işçilerin ihtiyacı olan oksijeni dışarıdan içeriye taşır’’ dedi. Çalıştıkları ortamda yeterli oksijen bulunmayıp da oksijenin dışarıdan temin edilmesi bile şartların ne kadar zorlu olduğunu gösteriyordu. Biraz daha ilerleyince sağ tarafımızda bir merdiven gördük. Pek anlam veremedik. Bilgin Bey: ‘‘ Yukarıda bir galeri daha var, bu merdivenlerle işçiler yukarı çıkarak orada da çalışmalar yapıyorlar.’’ dedi.

Yolumuza devam ederken yerdeki çamurlardan dolayı yürümekte zorlandığımızı fark ettik ve birbirimizin haline güldük. Bizim yürümekte dahi zorlandığımız bu alanda onların saatlerce çalışmak zorunda olması yüreklerimizi burkmuştu. Her adımımızda güneş ışığı etkisini biraz daha kaybediyor etraf iyice kararıyordu. Bu bizde hafif bir tedirginlik yaratsa da baretlerimizdeki fenerler aydınlatma görevini devralmıştı. Vagonlara maden yükleyen işçileri gördük. Her ne kadar yorgunlukları yüzlerinden okunsa da bizi içten bir gülümsemeyle selamlama çabasındaydılar. Onların bu tavırlarından çok etkilenmiştik. ‘’Kolay gelsin’’ diyerek oradan uzaklaştık. O sırada iki işçi bir makine yardımıyla yere borular

yerleştiriyorlardı. Yapılan bu işlemin ne olduğunu sorduğumuzda Zeki Bey: ‘ Bu bir sondaj makinesi. Bu makineyle yerin altına borular gönderiyor ve maden olup olmadığını anlıyoruz. Eğer maden varsa gerekli hazırlıkları yapıp kazı çalışmalarına başlıyoruz. Yoksa da başka bir alana yöneliyoruz.’’ dedi. Ocakla ilgili kafamızdaki soru işaretleri silinmiş sıra diğer sorularımıza cevap bulmaya gelmişti. Bu yüzden buradaki keşfimizi sonlandırıp yönetici odasına geçtik. İkram edilen çaylarımızı yudumlarken sorularımıza başladık. Röportajı işçilerden biriyle yapmak istediğimiz için Recep Çavuş’la sohbete koyulduk.

Öncelikle mesleğe ne zaman ve nerede başladığını ilk günlerinin nasıl geçtiğini sorduk. Bu sorumuzla geçmişe yolculuk yapan Recep Çavuş kısa bir düşünme süresinin ardından başladı anlatmaya. Bu işe 2003’te Fethiye’de adım attığını söyledikten sonra yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Hiç bilmediği bir dünya olduğu için başlangıçta zorlandığından ama neler yapması gerektiğini ustaların ve diğer işçilerin yardımıyla kısa sürede öğrendiğinden bahsederken o anları tekrar yaşıyor gibiydi. Bu işin kendi tercihi mi yoksa koşulların gerektirdiği bir durum mu olduğunu sorduğumuzda babasının da madenci olduğu ve yaşadığı köyün yüzde doksanının madencilikle uğraştığı yanıtını aldık. Çünkü başka bir iş alanı yokmuş. Onlar da yakınlarda bir maden ocağı açıldığını duyup başvuruyormuş. Bu arada madenciliğin ‘’Baba mesleği’’ olması ‘’Acaba çocukları da mı bunu devam ettirecek?’’ düşüncesini aklımıza getirdi. Ama o da her anne baba gibi çocuklarının okumasını istiyormuş. Bedenen çalışmanın ne kadar zor, yıpratıcı olduğunu bildiği ve bizzat yaşadığı için çocuklarına bunu anlatıyor, okumalarını öğütlüyormuş. Kendilerine zamanında bu imkan verilmemiş olsa da onların çocuklarını okutmak için bunca fedakarlıkta bulunması çok hoşumuza gitti. ‘’Bu insanlar ne sıklıkla evlerine gidiyorlar, ailelerine yeterince vakit ayırabiliyorlar mı? ‘’ diye düşündük. Recep Çavuş da diğer pek çok işçi gibi ayda bir görebiliyormuş ailesini. Ne acı! ‘’ Acaba bu durum çocuklarıyla olan ilişkilerini zayıflatıyor mudur?’’ derken Recep Çavuş bunun tam tersi olduğunu ayrı kalmanın aralarındaki bağları daha da güçlendirdiğini söyledi. Çocuklarıyla durum böyle olsa da eşi için çok farklıydı. O çocuklarına hem annelik hem babalık yapmak zorundaydı. Maddi olarak eşi bunca fedakarlık yapıyor evin geçimini sağlıyordu. Ama manevi yönden bütün yük onun üzerindeydi. Ne kadar zor! ‘’Peki eşleri ayrı, çocukları ayrı, kendileri ayrı bu kadar acı çekiyor, zahmetlere katlanıyor bu insanlar. Hak ettikleri karşılığı alabiliyorlar mı? Cevap basit: Hayır, maalesef hayır! Ne toplum onların değerini biliyor ne de işverenler! Duyduklarımız bizde tarifsiz bir üzüntüye neden olsa da o an için yapılabilecek fazla bir şey yoktu. Konumuza döndük ve Recep Çavuş’a son sorumuzu yönelttik: ‘’Ülkemizde son yıllarda maden ocaklarında birçok kaza meydana geldi. Bunlardan haberdar oldunuz mu, neler düşünüyorsunuz?’’. Televizyonda gördüklerini ve özellikle de bu işin içinde olan kişiler olarak yaşanan bu kazalarla ilgili çok büyük üzüntü duyduklarını söyledi.  Bunu söylerken sesi değişmiş, gözleri dolmuş, hüzünlenmişti. Bizler bu işe çok uzak insanlar olarak bu kadar etkilenirken onların etkilenmemesi mümkün değildi tabii. Hele de aileleri… Her kaza haberi gördüklerinde ve duyduklarında eşlerinin ya da babalarının da her an için böyle bir risk altında olduğunu hatırlayıp kim bilir nasıl da kahroluyorlardır? Neyse bu tatsız konuyu daha fazla uzatmadan Recep Çavuş’a teşekkür ederek kimi zaman hüzünlensek de genel olarak keyifli geçen sohbetimizi sonlandırdık.

Recep Çavuş’la sohbetimizden pek çok şey öğrenmiştik. Ama kafamızda henüz cevaplanmamış birkaç soru kalmıştı. Hem Bilgin Bey ve Zeki Bey’le de sohbet etmeden olmazdı. Öncelikle niçin bu mesleği seçtiklerini sorduk. Bilgin Bey’in babası inşaat ustasıymış. Çocukluğu inşaatlarda geçmiş bu yüzden inşaatı hiç istememiş. Kırsal alanı, doğayla iç içe olmayı sevdiği için maden mühendisliğini seçmiş. Zeki Bey ise tamamen bilinçsiz olarak başlamış bu işe ama şu an pişman değil aksine mutluymuş. Böylece bu sorumuzun cevabını aldık ve öğrenmek istediklerimizi karışık olarak sormaya başladık. ‘’Bir işçi günde kaç saat çalışıyor? ‘’. Bu sorumuzu Bilgin Bey yanıtladı. İlki 08.00-16.00 ikincisi 16.00-24.00 ve sonuncusu 24.00-08.00 olmak üzere üç vardiya uygulanıyor, böylece yirmi dört saat faaliyet sağlanıyormuş. Yani bir işçi günde sekiz saat çalışıyormuş. Bize de mantıklı geldi bu sistem. Yaptıkları işin ne kadar yorucu olduğu ortada zaten bu yüzden bir işçiden bütün gün çalışmasını beklemek saçmalık olur. ‘’Normal bir işçinin usta olması ne kadar zaman alıyor?’’ diye sorduğumuzdaysa bunun için en az üç-dört yıla ihtiyaç olduğunu ama bu sürenin işçinin çaba, istek ve becerisine göre değişebildiğini açıkladı Bilgin Bey. İstemeyerek de olsa kazalar konusuna geri dönüp maden ocaklarında yaşanan kazalarla ilgili neler düşündüklerini ve bunları azaltmak için ne gibi önlemler alınabileceğini bu kez de Bilgin Bey’le Zeki Bey’e sorduk. Zeki Bey üzgün bir ifadeyle bu yaşananların çok acı olduğunu, aynı mesleği yaptıkları için o insanları daha iyi anlayabildiklerini söyledi. Ayrıca madende her zaman kaza riski bulunduğunu bunu en aza indirgemenin çalışan işçilerin tecrübesiyle ilgili olduğunu ekledi. ‘’Bir de erken emeklilik meselesi var. Sürekli bundan bahsediliyor.  Peki ne kadar sürede emekli olunuyor?’’ deyince de Zeki Bey duruma açıklık getirdi. Bir işçinin emekli olması için on yıl yeraltında on yıl da yerüstünde çalışması yeterliymiş. Evet, bunu da öğrendik. Böylece sorularımız bitmiş oldu. Kafamızdaki soru işaretleri de tam anlamıyla silindi. Zeki Bey’e ve Bilgin Bey’e bize vakit ayırmalarından duyduğumuz mutluluğu dile getirerek teşekkür ettik.

Ayrılık vakti gelip çattı. Böyle olacağını düşünemezdik ama başta biz olmak üzere oradaki herkes çok duygulanmıştı. Bizim oraya gidip röportaj yapmak istememiz işçilerin onları önemsediğimizi düşünmelerini sağlamıştı. Mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Yaptığımız bu röportaj sayesinde bu durumun sadece bizimle sınırlı kalmamasını, herkesin bu konuya yönelmesini, o işçilerin varlığının fark edilmesini umuyorduk. Bunu yürekten istiyorduk. O anki duygularımıza gelirsek yine karmakarışıktı. Madencilikle ilgili birçok bilgi edinmiş olmanın mutluluğu, öğrendiğimiz hatta bizzat gördüğümüz bazı olumsuzlukların burukluğu, yaptığımız işten duyduğumuz gurur… Ne olursa olsun yeraltı dünyasının kapılarını aralamak, büyüsünü tatmak çok büyük bir keyifti. Bize bu keyfi tattırdıkları, madencilikle ilgili sorularımızı yanıtlayıp bizi aydınlattıkları için başta Zeki Bey, Bilgin Bey ve Recep Çavuş olmak üzere tüm işçilere minnettar kalarak oradan ayrılıp zorlu dönüş yoluna koyulduk.

Yoruma kapalı.