Pazar,16,Eylül,2018
Haberler
Buradasınız: Anasayfa » Geçmiş Yıllardan » Röportajlar » 2013 » Yarınını Arayan Tiyatro

Yarınını Arayan Tiyatro

8.Röportajın Adı: Yarınını Arayan Tiyatro

Şefika Pekin Teknik ve Kız Meslek  Lisesi

Öğrenciler: Sibel Bayhan – Seda Acar- Merve Açık,

Öğretmen: Nursel Dündar

Yarınını Arayan Tiyatro

Hayatımızda tiyatro olgusu hep vardır. Lakin tiyatronun hayatımızda ne kadar yer aldığı hep bir soru işareti olarak kalmıştır. Tiyatro izleme oranının çok düşük olmasının yanı sıra, tiyatro izlenirken esere gösterilen sanatsal değer hak ettiğinden azdır. Oysaki tiyatro bir varoluştur. Biz tiyatronun Türkiye’deki yeri ve önemini, gidişatını ve Türk insanının tiyatroya gösterdiği ilgiyi merak eden öğrenciler olarak unutulmaya yüz tutmuş tiyatroyu araştırmaya karar verdik. Günümüzde tiyatro önemini ne yazık ki kaybetmiştir. Bunun sebebi neydi peki? Neden bir varoluş yok olma durumuna gelmişti? Etrafımızda tiyatroya dair hiçbir şey bilmeyen insanları görünce şaşırıyoruz. Boş görüyorlar. ” O da ne?” diyorlar. Biz zamanın gençleri olarak sahip çıkmalıydık bu sanata. Gelmişini geçmişini bilmeliydik. Arkadaşımla konuşurken kafamızda ne kadar çok soru olduğunu fark ettik. Birbirimize sormaktansa bilen ve yaşayan birine sormalıydık.”Hadi gidelim. Tiyatroyu bir de içinde yaşayanlardan dinleyelim.” dedik. Düştük yola. Fethiye’mizin tiyatroyla ilgilenen, bize tiyatroyu kendi bakış açısından anlatabilecek bilinçli oyuncuların yanına gittik.

Burası ”Kibele Sanat Evi”ydi. İçeriye girip baktığımızda duvarlar, yerler, kitaplar her şey bize sanatın derin geçmişini yansıttı… Boy boy aynalar vardı. Biz dalıp gitmişken yanımıza yaklaşan sanatçı ”O aynalar bale eğitimi için yaptırılmıştı. Ancak Fethiye’de bale eğitmeni bulunmadığı için öylece kaldılar.” dedi. Biraz durgunlaşan havadan sonra ”Merhaba” dedik. ”Biz Kız Meslek Lisesi öğrencileriz. Tiyatroya ilgimiz olmasına rağmen tiyatroya dair bir bilgimiz yok. Biz sizden bizi bu konuda bilinçlendirmenizi ve bilgilendirmenizi istiyoruz.” ”Tabii.” dedi hemen ardından sıcak tebessümüyle. ”Gelin önce size sahneyi gezdireyim.” dedi. Aşağıya indik. Tüylerimiz diken diken olmuştu. Siyah perdelerle kaplı bu alan gerçekten göz alıcıydı. Merakla kostümleri inceledik. Ne kadar da güzel görünüyorlardı. Hepsi kendi kişilikleri gibi rengarenkti. Tekrar yukarıya çıktık ve sanat kokan o loş ortamdaki masalara oturduk. Bize yardımcı olmak için Sibel Hanım yanımıza gelmişti. ”Bir şeyler içer misiniz çocuklar?” dedi. Çok nazik ve inceydi. Teşekkür ettik… Yanımıza oturdu. Önce onun üzerinde gözlem yaptık. Sanatçı kişiliği hemen belli oluyordu. Yüzüne baktığımızda yaşam enerjisinin dolu dolu olduğu görünüyordu. Dayanamayıp hemen konuşmaya girdik. ” Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?” dedik. Sevimli gülümsemesiyle başladı kendini anlatmaya. ”Ben, Sibel Bayhan. Tiyatroya ilk önce İngiltere’de başladım.” Daha sonra tatlı bir telaşla düzeltiyor. ”Almanya’da ortaokuldayken başladım. O zamanlar Türk-Alman ayrımı vardı. Beni Alman zannedip Alman bir kızın rolünü vermişlerdi. İlk defa tiyatroyla bu şekilde tanıştım. Daha sonra Müjdat Gezen Sanat Evi’nde bir oyunda rol aldım. Birçok ünlü ve tecrübeli sanatçılarla çalıştım.” ”Ne kadar da güzel bir geçmişiniz var.” Ve hemen ardından bir soru daha yöneltiyoruz. ”Biz şu an lisede okuyup mesleğimize karar verme aşamasındayız. Siz bizim yaşımızdayken tiyatrocu olmaya nasıl karar vermiştiniz? Bunda herhangi bir olay etkili olmuş muydu?” diye sorduk. Önce derin bir nefes aldı. Geçmişini içinde, gözünün önünde yaşar gibi bir heyecanla sözüne başladı. ”Ortaokuldayken oynadığım bir tiyatroda aldığım ilk alkışı, ilk başarıyı orada yaşamıştım. Bir de 5 metreden havuza atladığımda yukarı çıkarken duyduğum bir alkışla tanışır tanışmaz o alkış genlerime işlemişti. İşte o zaman karar vermiştim. Ben sahnede olmalıyım demiştim.” ”Peki siz kendinizden bu kadar eminken aileniz veya yakın çevreniz de sizden emin miydi? Yani size destek oldular mı?” dedik çok meraklı bir şekilde. İlginç gelmişti, acaba ailesi de onun kararlarına saygı göstermiş miydi? Bizim merakla ona baktığımızı fark edince daha fazla bekletmeden yanıtladı. ”İlk başta desteklemediler çünkü onların kafasında dayatılmış bir üniversite bilinci, meslek, kendi ayaklarının üstünde durmak, para kazanmak gibi şeyler vardı. Zamanla onlar benim bu yolla mutlu olacağımı gördükleri için karışmadılar. Babamın çok önemli bir lafı vardı bu konuda. ”Sıradan olacaksan hiç olma” derdi bana hep. Yani mesleğini vasat yapacaksan üstüne bir şey koymayacaksan bir tane daha sana ne gerek var derdi. Durgunlaşan sesten istifade hemen atladık. ”Güzel sözmüş, babanız gerçekten doğru söylemiş. Eminim siz de dinlemişsinizdir.” dedik. Ardından Sibel Hanım hemen cevapladı. ”Tiyatroya katkı olarak burada Kibele’yi açtık. Kibele ne yapıyor diye sorarsanız, Kibele oyuncu yetiştiriyor. Ben tek başıma sahnede durup kendimi var etmek üzerinden tiyatroyu bir yere taşımıyorum. Bugüne kadar baktığımızda 5200’e yakın öğrencim oldu. Her öğrenciye bir cümle de olsa bir şey kazandırdıysam, onlar tiyatroya ilgi duydularsa ben bu sanatın üzerine bir şeyler koymuşum demektir. Sadece rol oynamak değil bu işe inanmak lazım. Eğer inancınız yoksa yapamazsınız.”dedi. Söylenecek söz kalmamıştı. O kadar duygulu ve içten anlatmıştı ki gözümüzü kırpamadan dinliyorduk. Bunlara bakılırsa tiyatro gerçekten aşktı. Peki neydi onu bu kadar tiyatroya bağlayan şey? Düşüncelerimizi hemen soruya döktük ve yönelttik. ”Onca şey yapmışsınız bu zamana kadar. Çalışmışsınız, çabalamışsınız yorulmadan, bıkmadan. Peki sizi tiyatroya bu kadar bağlayan şey nedir?” Önce çayını yudumladı sonra yavaş bir ses tonuyla ”Herhalde kendimdir. Ben her şeyi kendimden yola çıkarak söylüyorum. Yani beni tiyatroya bağlayan şey yaşam sevincim, hayatın kendisi, insan sevgisi olmalı.” dedi. Doğru söylüyorsunuz. İnsan her zaman olduğu doğrultuda hareket etmeli diyoruz ve sorularımıza devam ediyoruz. ”Hepimiz hayatımız boyunca en az 1 ya da 2 kez tiyatroya gitmişizdir. Fakat sizin bakış açınızdan tiyatronun tanımını alabilir miyiz?” ”Tiyatro bize; İnsanı insana insanla insanca anlatma sanatıdır diye klasik bir tabirle öğretildi. Sahnenin üstündesiniz, karşınızdakilerden yüksektesiniz ama karşınızdakiler çok değerli. Eğer onlar orada yoksa siz de sahnede yoksunuzdur. Önemli olan sahneye çıkıp oyunculuk yapmak değil, yarının temellerini atmaktır.” diye açıkladı. Oyunculara daha doğrusu sanatla uğraşanlara ne kadar çok iş düşüyor değil mi? dedik birbirimize. Bunu bir de ona sormalıydık. Oyunculuğun zorlukları nelerdi? Hemen lafa girdik. Gördüğümüz kadarıyla zor işlerdi. Peki tiyatro yapan bir kişi nasıl zorluklarla karşılaşırdı? Hemen ardından cevap geldi. ”Her türlü zorlukla karşılaşır. Duruşu varsa bir kere, hayata karşı bir duruşu, dünya görüşü, sanatında anlatmak ve yapmak istediği, varmak istediği bir hedefi varsa her zorlukla karşılaşır. En büyük zorluk ‘şu kitabı okuyamadım, felsefe de okuyayım, sosyoloji de okuyayım, ben matematiği neden öğrenemedim, bunlar benim mesleğim için gerekli miydi?’ yani engelini kendi koyar sanatçı. Eğer sanatçı kendi içinde özgürse onu hiçbir şey durduramaz. Tiyatrocuların ne kadar bilgiğ birikimi varsa o kadar o bilgiyi aktarma derdi vardır. Aslında sanat engellendikçe daha çok yazdırır. Şiir yazmak gibidir bu. Anlatmak istediklerimizi yazarız, oynarız. Tiyatro gelecekle çatışır, geçmişle işi olmaz.

Tiyatroda özgünlük en önemli etkendir.” ”Evet anlıyoruz oyunculuğun zorlukları çok peki Türkiye’de tiyatro yapmanın zorlukları nelerdir?” ”Türkiye’de tiyatro yapmanın zorlukları çok büyük. Bir kere ekonomik anlamda çok pahalı bir meslek. Bu işin dekoru var, kostümü var,sahnesi var, reklamı var. Zaten tiyatroya çok giden bir toplum değiliz. Bunun reklamı diğer ülkelere göre beş kat on kat daha fazla olmak zorunda. Sponsorluk anlayışı pek fazla gelişmemiş. Sanatı destekleyen kurum ve kuruluşların sayısı çok az. O yüzden tiyatroyu Türkiye’de yapmak zor. Kısacası Türkiye kadar zor. Destek alan bir meslek değil. Eğitim kadar,spor kadar önemli bir alan olan sanatı önemsemiyoruz. Diğer ülkelerde hafta sonları sosyal faaliyetlere katılmak adına tiyatrolar düzenleniyor. Bize ise kimse katılmıyor. Bir baleye gidemiyoruz,sanata para ayırmıyoruz. Sanata verilen parayı masraf  olarak görenler var. Dediğim gibi sanat pahalı bir meslek. Bu yüzden devletin bir el atması lazım. Tiyatronun önemi daha kavranamamış. Daha sizin ortaokuldayken çoktan tiyatroyla tanışmış olmanız gerekirdi. Bir sürü de oyun seyrediyor olmanız gerekir. Sizin kitap okuma talebinizdir gördüğünüz şeyi merak etmeniz ,oradaki anlamı merak etmeniz.Örneğin bir Shakesper seyredersiniz. Shakesper kimdir diye merak edersiniz. Bir oyunu hoşunuza gitmiştir ama diğer oyunu oynanmıyordur. Fakat siz onun kitabını okumuşsunuzdur. Yani önünüzde pencereler açılır tiyatroyla. Tarihi seversiniz,coğrafyayı seversiniz,okumayı seversiniz. Peki Türkiye’de böyleyse Fethiye’de tiyatro yapmak nasıl? diye soruyoruz. ”Fethiye’ye bir emek harcanmış. Kültür Merkezi yapılmış. İnsanlar gönüllü olarak, başka meslekleri varken tiyatro yapmışlar. İstemişler çünkü. O hazzı alanlar var aralarında  profesyonel bir tiyatrocu var mı derseniz, yok. Çünkü profesyonel demek insanların o işten para kazanıyor olması demektir. Zaten profesyonel bir tiyatro yok. O yüzden tiyatro değerlendirmesi yapmak söz konusu değildir. Çünkü herkes oynadığı oyunlardan sonra mesleklerine geri dönüyor. Fethiyen’nin tiyatro alt yapısı yok ama olacak. Ben gençlere güveniyorum. İçlerinden istekli ve çok özverili bu işi yapmak isteyenler olacak.Olmak zorunda. Eğer gençleri burada tutmak istiyorsak, bu mesleği yapan insanları burada tutmak istiyorsak o zaman burada tiyatro alt yapısı oluşturmak zorundayız. Bunun için mücadele veriyoruz. Anlattıklarınıza göre tiyatronun şu zamanda hiç parlak olmadığını düşünüyoruz, üzülüyoruz.

”Günümüz tiyatrosu ne durumda?” diye soruyoruz. Biraz dinleniyor. Suyunu yudumladıktan sonra ” Ah çocuklar” dedi. Ne siz sorun ne ben söyleyeyim der gibiydi. Tabi ki sorumuzu cevapladı. Sözüne devam etti. ” Tiyatro kurumsallaştığında, memurluk oluştuğunda günümüz tiyatrosu sadece sezona yönelik repertuar tiyatroları oldu. Tiyatro şu anda bir arayışta. Aynı zamanda yeni üsluplar, yeni yaratılar, tiyatro yöntemleri, tiyatro adamları, yeni oyun biçimleri aranıyor. Gizli bir korku mu var? Yoksa alışılagelmiş olandan vaz mı geçemiyoruz, bilemiyorum. Tiyatro hiç ilerlemiyor. Hep kendine dönük. Sürekli kendi etrafında dönüyor, patinajda. Tiyatro bitmeyen bir projedir. İnsanoğlunun varoluşuyla oluşmuş bir şey tiyatro ve tiyatro sanatını ancak insanı yok ettiğinizde bitirebilirsiniz.Hep var olacaktır. Başka meslekler yok olabiliyor. Teknoloji isterse çok ilerlesin tiyatro bitmez. Sinema bile öldüremedi. Şöyle söyleyeyim tiyatro tüm meslekleri oynuyor ya tüm meslekler de tiyatrodan besleniyor. Mesela doktorsunuz. İnsan ilişkisi üzerinden bir durumunuz var, hastayla bir oyun oynuyorsunuz. Tiyatro orada da var. Tiyatroda gereken oynayan ve izleyendir. Dünyada tek kişi kaldıysa ancak o zaman tiyatro biter. Şu ana kadar hep tiyatronun ne durumda olduğunu konuştuk. Biraz da içine girip özelliklerini konuşalım. Mesela her zaman duyarız.” Çok heyecanlıyım, çok panikledim” gibi tabirler. Peki sizde de oluyor mu böyle? diye sorduk. ”Sahneye çıkıp da o ışığın yüzünüzü yaladığı anda her şey bitiyor. Zor kısım çıkana kadardır. Ben aslında biraz da kulisle ilgileniyordum. Beni yönetmenliğe iten de bu oldu. ”Arkadaşlar hazır mı? Bütün aksesuarlar yerinde mi?” Her şeyi kontrol etme duygusu çok yorucuydu. Her oyuncu sahneye çıkarken heyecanlanır. Kaç yıl olursa olsun o heyecan asla bitmez. Olmazsa olmaz zaten.”Yani hiç bitmiyor öyle mi? Şaşırtıcı.” ”Sana şöyle anlatayım; denize ilk atladığında ıslanıyorsun değil mi? Peki ikinci atlayışında ıslanmıyor musun? İster ilk deneyiş olsun ister bininci olsun her zaman heyecan vardır. Güzel bir örnek oldu artık aklımızdan hiç çıkmaz. Her sözümüzde dediğimiz gibi oyuncu olmak gerçekten zor. O zaman sizden tiyatro okumak isteyen bir kişinin hangi özelliklere sahip olması gerektiğini sorabilir miyiz? ”Tabii ki sorabilirsiniz. Hemen anlatayım. Valla ilk önce müthiş bir enerjisi olması lazım. Maymun iştahlılık olmaz bir kere. Bu bir aşk bu bir tutkudur. Bu bir yaşam biçimi. Eğer bununla yaşayabilecekseniz çok okumayı seveceksiniz,araştırmayı,yeni yerler görmeyi,yeni projelere bakmayı seveceksiniz. Merak duygunuz varsa biraz da yeteneğiniz varsa olabilirsiniz. Önce kendinizi seveceksiniz. Kendini seven bir insan kendini değerli kılmak ister. Değerli kılmak için çabalar. Zaten çabalama duygusu varsa biraz da rüzgar teninize değdiğinde hissedebiliyorsanız, doğayı duyabiliyorsanız, duyarlılığınız varsa neden olmasın?” Peki oyuncularınızla bir oyun sergileyeceksiniz. Bu rol dağılımını nasıl yapıyorsunuz? ”Önce şunu söyleyeyim rol verilmez, alınır. O insanın o rolü nasıl çalışıp çalışmayacağını yönetmen sezer. Farklı farklı şekillerde de rol dağılımları olur. Örneğin doğaçlama bir oyunsa herkes kendi rolünü yaratır. Orada bir dayatımcılık konusu olmaz. Ama bildiğimiz klasik bir oyunsa önce kişinin dilsel uygunluğuna bakarsınız. Daha sonra da sesinin tonuna ve o duyguları yansıtabilmesine bakılır.” Gerekli her şeyi değerlendiriyorsunuz yani? Merak ediyoruz acaba sizin kendi senaryonuz var mı? ”Evet var.Sihirli kitap mesela.Bütün masal kahramanlarının okunmamaktan dolayı sıkıldıkları için bir sihirle kendilerini dışarıya atıp çocuklara kitap okumanın önemini anlattıkları,kurgulanmış bir çocuk oyunuydu. Daha sonra ‘Komik Orkestra’ diye bir senaryo da yazmıştım. Bunların hepsi Müjdar Gezen’de hocalık yaptığım zaman oynandı.” Oyunlar farklı geliyor ve hemen merakla soruyoruz. ”Peki bunları yazmak aklınıza nereden geliyor? Yani oturup ben bir şeyler yazmalıyım mı diyorsunuz? Yoksa birden aklınıza geliyor, yazmaya mı başlıyorsunuz?” ”Şimdi sabah kalkınca elini yüzünü yıkıyorsun değil mi? Yemeğini yiyorsun, akşam uyuyorsun. Tiyatrocu olduğun zaman tüm bunlar senin hayatının içinde oluyor zaten.Yani bir şey düşünmeme gerek yok. Kağıt kalem hep hazır. Bir kere her şeyi biriktiriyorsunuz. Şunu söyleyeyim, ben cenazelerde hep şunu görmüşümdür. İnsanlar diğer insanlardan farklı olduğu için içten içe sevinirler. Sen her ne kadar kendi yakınının cenazesinde olsan bile şunu düşünüyorsun oyuncu olarak ”Ya ben bunu bir oyunda kullanırım.” Mümkün değil bunu düşünmemek. Her şey bir malzemedir oyuncuya. Dışarıdan bir kamerayla gezersiniz adeta. ”Sizi yazacak biri olsa, nasıl bir kitap olmak isterdiniz?” ”Yazılmamış bir kitap olmak isterdim. Umudun hiç bitmediği, sonunun hiç gelmediği bir kitap olmak isterdim. Hiç beklemediğimiz bir cevap almıştık. Bu soruya hiç bu bakış açısıyla bakmamıştık. Etkilendiğimiz her halimizden belli oluyordu.Bu cevap karşısında adeta büyülenmiştik. Şimdi hayal dünyasından uzaklaşıp gerçek hayata bakalım dedik ve hemen bir sorumuzu yönelttik. ‘’Gerçek hayat ile sahnedeki hayat arasında uçurumlar mı var? Yoksa birbiriyle bağlantılı mı? Kendinden emin bir şekilde cevap verdi.’’ Bazen bağlantılı bazen değil. Yani iç dünya dediğiniz kafanızın içinde oynattığınız ritimler. Oynattığınız düşünceler bambaşka oluyor. Ve bazen bunun anlaşılmasını da beklememek gerekiyor. Beklerseniz olumsuz olursunuz zaten. Herkesin bakış açısına bağlıdır.’’Artık tiyatro ile ilgili çoğu bilgi kafamıza oturmuş durumdaydı. Tiyatroya eskisi kadar uzak değildik artık. Meraklı gözlerle bize bakıyor sorular devam edecek mi der gibi. Fırsattan istifade hemen sorumuzu soruyoruz.’’ Siz bu eşsiz, uçsuz bucaksız ve duygu dolu sanatta olmak istediğiniz yerde misiniz?’’ ‘’Olmak istediğim bir yer diye hedef  koysaydım eğer kendimi sınırlandırmış olurdum. Böyle olunca da yaptığım işten haz almazdım. Belirlediklerimin doğru olduğunu söyleyebilirim ama yarın sabah uyandığımda zihnimin bana nasıl bir sürpriz yapacağını bilemem.

Gittiğimiz bu sanat evi bizim hayatımızda yeni pencereler açtı. Toplumun ihtiyacı olan ama insanların fark etmediği, ihtiyaçlarını sezemediği bir olguya ulaştık….Tiyatronun geçmişi var, bu günü pek parlak olmasa da bir geçmişi var….Artık geleceği de olmalı….Dünümüz için değil geleceğimiz için Tiyatroya, tiyatro sanatçısına ve sanata sahip  çıkmalıyız….İYİ SEYİRLER sözcüğünü çok sık duymak dileklerimizle….

Yoruma kapalı.